ÜLKELERİN gelişmişlik düzeyiyle, halkın politize olması arasında ters bir orantı var galiba.

Gelişmişlik arttıkça, yurttaşlar genel politik söylemler yerine kendi yaşamlarını bire bir ilgilendiren konulara yöneliyorlar.

Azgelişmiş ülkelerde ise halk durmadan politik kamplara bölünüyor, siyasi liderlerin fanatik taraftarları olarak, kanlı trajedilere varan kavgalarda tükenip gidiyor.

Bir **İngiliz** ailesini süt fiyatındaki 5 kuruşluk artış müthiş ilgilendirirken ya da çocuklarının okulda aldığı eğitimin kalitesi üzerine yoğunlaşırlar-ken, **Afganistan**'daki aile **Talibanlar**'ı ve **Şah Mesut** kuvvetlerini konuşuyor.

**Cezayir** koskoca bir mezbahaya dönüşür ve durmadan insanlar boğazlanırken, **Amerika**'daki insanlar fanatik **Clinton** ya da **Bob Dole** taraftarları olarak birbirleriyle dövüşmüyor, kendi yaşamlarının kalitesi üzerinde duruyorlar.

Siz bugüne kadar hiçbir **İsviçre** başbakanının adını duydunuz mu?

Demek ki ülke iyi yönetildiği zaman politikacıdan çok politik sistemin sağlamlığı ön plana çıkıyor.

***

TÜRKİYE'yi bu bakış açısıyla değerlendirdiğimizde, bir geçiş sürecinde olduğumuzu düşünebiliriz.

Azımsanmayacak bir kitle (ki bu kitlenin sayısını milyonlarla ifade edebiliriz) ülkenin, ailesinin ve çocuklarının yaşam kalitesi üzerinde kafa yoruyor.

Ne var ki, politik fanatizmin pençesine düşmüş insanlar da var bu ülkede.

***

SİSTEMİN sağlamlığı yerine, tek tek politikacılara bel bağlamanın tipik örneği **Mesut Yılmaz.**

Son ayların politik gelişmeleri ve olağanüstü koşullar **Mesut Yılmaz**'ı başbakan yaptı.

Bu genç politikacı, olağanüstü bir fikri performans göstermediği ve uygulama başarıları olmadığı halde ülkenin lider konumuna yükseldi.

Üst üste seçim kaybetmiş bir lider olarak koltuğunu yitirmesi beklenirken, tartışılmaz başbakan ilan edildi.

Şimdi bazı çevreler, **Refah** tehlikesini bahane ederek **Türkiye**'nin **Mesut Yılmaz**'dan başka bir şansı olmadığını söylüyor ve onun eleştirilmesine karşı çıkıyorlar.

Önceki gün **Milliyet**'te görüştüğümüz **Deniz Baykal** ise bu görüşe karşı çıkıyor ve "**Olur mu öyle şey!**" diyor. "**Demokrasimiz, vazgeçilmez koşul olarak Mesut Yılmaz**'a bağlı değildir. Birçok siyasi seçeneğe sahibiz."

Doğru tavır da budur.