Eğer seçimlerin heyecanına çok kapılmışsanız ve gözünüz başka bir şey görmüyorsa, bu yazıyı okumamanızı tavsiye ederim. Çünkü bugün, bu sütunda siyaset yok? Söylevler, oy hesapları, adaylar, marşlar, bayraklar, karşılıklı suçlamalar ve yumruk sallamaların oluşturduğu seçim atmosferinden söz etmeyeceğim. Bugün konumuz müzik: Piyano tuşlarından yayılan yumuşak melodiler, orkestranın güçlü kreşendoları, bir çellonun hüzünlü yalnızlığı ve yaşlı bir kontrbasın bilge tınısı. Neden mi? Çünkü bu seçim geçecek, kazananlar ve kaybedenler yeni seçimlere doğru koşacaklar. Yeni yüzler çıkacak, politikacılar, liderler hep değişecek. Ama sanat, insanla yaşam arasındaki büyülü yerini sonsuza kadar koruyacak. Bizi hep, daha insani ve daha güzel bir dünyaya çekip götürecek. 7 Ekim akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu, böyle bir dünyanın esintileriyle doluydu. Uluslararası övüncümüz olan piyanistler Güher ve Süher Pekinel’e, Württemberg Oda Orkestrası eşlik etti. Pekinellerin ününün dalga dalga yayıldığı ilk yıllarda, biraz mesafeli durduğumu hatırlıyorum. İkiz oluşları ve birlikte iki piyano için yazılmış eserler çalmaları mekanik bir gösteriye dönme tehlikesi içeriyordu. Medya için müziğin kendisinden daha önemli öğeler vardı bu ikilide. Ama Pekinel kardeşleri dinler dinlemez bu kuşkularım dağılmıştı. İkizlikten çok daha önemli olan, iki güçlü ve duyarlı müzisyenin birlikteliğiydi. Ve benim için en ilginç yönleri, ikiz olmalarına rağmen piyanoya yansıyan çok önemli üslup farklarıydı. Aynı farkı 7 Ekim konserinde de gözlemledim. Anlatılması zor bir fark bu: Sanki Güher Pekinel daha dışa dönük, daha parlak sesler ararken, Süher Pekinel içe dönük bir tutumla kendi ruhunun labirentlerinde loş bir ışığın araştırmasında… Bu üsluplardan hangisi daha anlatımcıdır bilemiyorum ama çaldıkları piyanoya, kendi kişiliklerinin damgasını vuruyorlar. Zaman zaman yer değiştirerek çaldıklan iki Steinway, kendi tınılarını değil, müzisyenlerin sesini yansıtıyor. Güher Pekineİ’în müzikalitesi güneşe doğru boy atmaya çalışan bir çiçeği çağrıştırırken, Süher Pekinel, akıntıların etkisiyle kıvrımlanan bir deniz dibi taflanının salıntısını duyuruyor. Eseri dinlerken, zaman zaman gözlerimi kapatıp, …enle ve vibrato öncesi yaylılarla icra edilişini canlandırmaya çalıştım. Daha sonra Württemberg oda orkestrası büyük bir Rus’un fırtınalı acılarına götürdü bizi. Çaykovski’nin yaylı çalgılar serenadı. Ukrayna düzlüklerinin ve ıslak kayın ormanındaki nemli sonbahar yapraklarının kokusunu getirdi salona. Ne garip:Her büyük sanatçı, eserinde kendi coğrafyasını ve iklimini yeniden yaratıyor. Vivaldi ne kadar İtalyan gergeflerinde dokunmuşsa, Grieg o kadar kuzey ormanlarının hüznüyle dolu. Bach’a saf aklın ışığı vurmuşken, Çaykovski, dipsiz doruksuz ihtiraslarda aklını yitiren Rus ruhunun çırpınışlarını yansıtıyor. Ne yazık ki Württemberg Oda Orkestrasını, beklediğim kadar iyi bulmadığımı belirtmek zorundayım. Özellikle Çaykovski’de yer yer insanı önüne baktıran entonasyon hataları belirgindi. Belki de İstanbul’da ilk gece heyecanındandı bu. Sonraki Mozart ve Saint-Saens’da daha iyilerdi. Pekinellerin sanatında ilginç bir boyut daha var: Güher Pekinel psikoloji okumuş. Süher Pekinel ise felsefede Adomo’nun ve şu anda Avrupa’nın en gözde düşünürü Habermas’ın ögrencisi olmuş. Hans Eisler’in sözü bir kez daha doğrulanıyor demek ki: “Yalnızca müzikten anlayan kişi, müziği de anlayamaz.”
