Yüzyılın başlarında Paris’te akasya kokularının uçarı parfümlere ve Bordeaux şaraplarına karıştığı bir ilkbahar akşamıydı. Besteci Claude Debussy doğanın ve çdgm şehrin ritmine uyarak arkadaşlarıyla bir lokantaya gitmeye karar verdiğinde, dünya hukuk tarihinde dönüm noktası olacak bir geceye hazırlandığını bilmiyordu. Ama öyle oldu! Tıklım tıklım kalabalık lokantada smokinli, beyaz önlüklü garsonlar portakallı ördek, şaraplı horoz ve buzlar üzerindeki istiridyeleri taşıyarak koşuşturup dururken, köşedeki ufak sahnede yerini almış bir orkestra dönemin parçalarını çalıyor ve sanki hiç gürültü yokmuş gibi lokantanın ses hacmini biraz daha zorluyordu. Derken yemek bitti, parfait’nin üzerine kahveler ve Martel konyaklan içilip sigaralar tellendirildikten sonra Debussy ve arkadaşları kapıya yöneldi. Garsonlar birbirine baktılar ve sonra birisi, tam kapıdan çıkmak üzere olan Debussy’yi durdurdu ve “Mösyö” dedi, “Hesabı ödemeyi unuttunuz! “”Hayır!” dedi Debussy, “Unutmadık. İşte hesap burada ödendi. “Besteci eliyle, orkestrayı gösteriyordu. “İyi ama” dedi şaşkın garson “ne alakası var! “Biraz sonra işler çığrından çıkmış ve büyük bir kavga kopmuştu. Duruma lokanta müdürü el koydu ve Debussy’yi hesabı ödemeye davet etti. Debussy ona da orkestrayı gösterdi: “Orkestra deminden beri benim parçalarımı çalıyor” dedi. “Müşterileriniz benim müziğimle eğleniyor ve böylece lokantanız kazanç sağlıyor. Bunun için benden izin almıyorsunuz ve bir ödeme de yapmıyorsunuz. Oysa besteler benim kafamdan ve yüreğimden çıktı. Benim yarattığım şeyler. Siz benim müziğimi çalıyorsunuz, ben de sizin yemeğinizi yiyorum. Şimdi ödeştik mi?” Lokanta müdürü, bu deli saçması sözlere bir anlam veremediği için polis çağırmak zorunda kaldı ve konu zamanla büyüyerek Paris mahkemelerinde görülen bir davaya dönüştü. Debussy mahkemelerde hep aynı savunmayı yapıyor ve kendi ürettiği müziğin de ticari bir mal olduğunu ve bunun telif hakkının ödenmesi gerektiğini savunuyordu. Sonunda ne oldu dersiniz? Claude Debussy davayı kazandı. (Paris’te hakimler vardı.) Mahkeme, bir bestenin icrasının da, aynen ticari mal ya da yemek gibi bir değeri olduğuna hükmetti. Böylece büyük besteci bir çığır açmış ve dünyaya, bestelerin icralarından doğan, hukuk tekniğinde “mekanik haklar” denilen bir kavram kazandırmış oldu. Bugün birçok besteci Claude Debussy’nin mücadelesi sayesinde geçinmektedir. Türkiye’de ise…Aradan yüzyıl geçmesine rağmen Türkiye’de bir lokantaya gidip de hesap ödemezseniz, büyük bir ihtimalle yemeğin üstüne yediğiniz dayakla kalırsınız. Üstüne üstlük derdinizi anlatmaya çalıştığınız hakimden azar işitmek de cabası. Bırak eğlence yerlerini, müzikholleri; devlet radyo televizyonlarının bile telif hakkı ödemediği bir yerdir Türkiye.Albümlerden telif hakkı alınması yeni yeni MESAM sayesinde gündeme geliyor. Bu arada bizim gibi eski müzisyenlere de geçmişine bakıp bardak bardak soğuk su içmek kalıyor. Çünkü herhangi bir ülkede sizin şarkınızı başka sanatçılar plak yapar ve bu plaklar tutulursa, plağın satışından olduğu kadar radyoda, televizyonda, müzikholde, konserde seslendirilişinden de telif hakkı alırsınız.Bu açıdan bakınca bizim Leylim Ley, Belalım, Memik Oğlan, Güneş Topla Benim İçin, Yiğidim Aslanım, Sevda Değil gibi birçok parçamızın üzerine neden birer bardak soğuk su içtiğimiz daha iyi ortaya çıkar. (Ne var ki zaten bu besteleri para kazanmak için yapmamıştık. Bu yüzden bir burukluğumuz yok!)
Eğer besteciyseniz, televizyonların haber programlarında da sık sık kendi müziklerinize rastlarsınız. Bir ara benim müziğim TRT’de yasaklanmıştı ama o yıllarda “Köye Doğru” gibi pek çok programın jenerik müziklerinde benim albümlerimdeki ezgiler kullanılıyordu. Bu da bir başka gariplik işte!
