1983 yılında Fransa'da Sorbon Üniversitesi'nde uluslararası bir toplantı düzenlenmişti.

François Mitterand'ın açış konuşmasını yaptığı toplantıya dünyanın çeşitli ülkelerinden, sanatçı, bilim adamı ve düşünürler katılmıştı.

Bu ilginç toplantıdan kalan anılar arasında en canlısı Amerikalı film yönetmeni Francis Ford Coppola'ya ait.

Türkiye'de de "Baba" filmleriyle ünlenen bu büyük yönetmen kürsüye çıkmış ve video teknolojisinin sinemada nasıl bir yeniliğe yol açtığını anlatmıştı.

Diğer konuşmacıların değindiği genel felsefi ve toplumsal açılara hiç değinmemiş ve kendi işinde videoyu nasıl kullanmaya başladığını anlatmıştı.

O zaman çok yadırgamıştım bunu. Öyle ağırlıklı konuşmalar yapılıyor, öyle bir entellektüel seviye tutturuluyordu ki, Coppola'nın konuşmasını çok kişisel ve hafif bulmuştum.

Yıllar geçtikçe ona hak veriyorum. Çünkü Coppola bir yaratıcıydı. Durmadan film üreten bir insandı. Ömrünü setlerde ve laboratuarlarda geçiriyordu.

Bize soyut kavramlar yerine kendi deneylerinden sözetmekte haklıydı.

Değişen bir teknolojiyi ve bu teknolojinin sanatı nasıl etkilediğini anlatıyor ve bize kendi dünyasının birinci el bilgilerini sunuyordu.

Şimdi ona çok hak veriyorum.

XXX

Bir kaç gündür müzik üstüne yazıyor oluşumda Coppola'nın da payı var. Stüdyolarda melodiler ve armonilerle uğraşırken, Demirel'in Amerika gezisi üzerine ahkam kesmek, pek doğru bir davranış olmayacaktı gibime geliyor.

XXX

Ayrıca biz müzik konusunda bilgilendirilmeye muhtaç bir toplumuz.

Müzik, yaşamımızda çok önemli bir yer tutuyor. Neredeyse müzikle çevrelenmiş bir hayat sürüyoruz.

Gelin görün ki, müziği sadece "eğlence" olarak anladığımız için bu konuda okumuyor, düşünmüyor ve öğrenmiyoruz.

Türk aydınının en eksik yönüdür bu. Oysa müzik ciddi bir iştir. Popüler müzik bile olsa, toplumu bu kadar derinden etkileyen bir konuyu bizim de ciddiye almamız gerekir.

XXX

Müzik bölgeseldir.

İnsanın kendi tarihiyle doğrudan ilişki kurmasının en çarpıcı örneği müzikdir.

Bunu bir örnekle açıklayayım:

Anadolu'daki antik uygarlıkların her birinin ayı bir ses sistemi vardı. Bu sistemler dünya müziğinde de etkilidir bugün.

Likya, Karya, Ionya gibi adlarla anılan bu sistemler içinde Frigya gamı, Akdeniz insanını en heyecanlandıran makamdır.

Osmanlı müziğinde Frigya'ya denk gelen makamın adı "Muhayyer Kürdi"dir.

Son yıllarda Türkiye'de listebaşı olmuş, dillere düşmüş şarkıların yüzde sekseni Muhayyer Kürdi makamındadır.

Sokakta duyduğunuz gelip geçici bir ezginin altındaki derin temeli görebiliyor musunuz?

Önce Osmanlı'ya, sonra antik uygarlıklara giden binlerce yıllık bir kök.

Bu konu ciddiye alınmaz mı sizce?