Biliyorum! Politikanın ne gibi güçlükler taşıdığını, adaylık açıklandıktan sonra ne gibi çelmelerle karşılaşacağımı çok iyi biliyorum. Yıllarca bizim gibi ülkelerle politika yapmanın güçlüklerini yazdım. Hatta Türkiye’de politika yapmayı, “Arap sabunuyla kaplı mermer bir salonda rugan pabuçlarla dans etmeye” benzettim. İnsanın düşüp kafasını kırması olasılığı yüksekti. Hiçbir dilde “idam” ile “politika”nın aynı sözcükle karşılanmadığını anlattım. Geleneğimizde “siyaset meydanı” deyimi, idam anlamına geliyordu. Bazı çevrelerin etkimi kırmak için, yazarlığımı, politik birikimimi görmezden gelip “artist-şarkıcı” tanımına sığınacağını da biliyordum. Bütün bunları biliyordun da ne demeye aday oldun dediğinizi de duyar gibiyim. Bunun tek cevabı var: Hayatın getirdiği bu noktadan kaçamadım. Türkiye bana, sol oyları demokratik ve çağdaş bir platformda birleştirme görevini verdi. Bu görevi tam içimin derinliklerinde duydum. Kaçamazdım.
Ayrıca İstanbul gibi dünyanın en güzel ve zengin kentinde yaşadığımız cehennem hayatını, sadece eleştirmekle yetinmemeyi düşündüm. El kadar çocukların on tonluk kamyonlar altında ezildiği, soğuk kiş geceleri yoksul ve kafaları üç numara traşlı çocukların, çöp bidonların içinde yaktıkları ateşlerle ısındığı, dünyaya gözünü açan bebeklerin yaşamın ilk nefesi yerine zehir soluduğu, insanların kaba ve zalim bir hoyratlıkla birbirini yıprattığı bir kentin yazgısını değiştirmek için ortaya atıldım. Eşim ve yakınlarım bu duruma üzülüyor ve “Kendini yaktın!” diyorlar. Ben de onlara bir şiir okuyorum: “Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak, Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa”
Bir New Yorklu yerel seçimlerde oy kullanırken sadece ve sadece kentin ve kendisinin çıkarlarını düşünür. Kim daha iyi hizmet verecekse onu Belediye Başkanı yapmak ister. Bir Londralı için de durum aynıdır, Parisli için de. Ne var ki Türkiye’ de yerel seçimler, ikili anlam içerir. Belediye hizmetlerinin yanı sıra ülkedeki genel iktidar-muhalefet dengeleri devreye girer. Bu seçimlerde de İstanbul seçmeni ister istemez önce partiler arasında sonra da -ne yazık ki- laik ve anti-laik cephe olarak kutuplaşacak. Bütün kutuplaşmalardan kaçınmak istediğimiz bir ortamda, yeni gerginlikler yaşayacağız. Sonuçta İstanbul’un kaderiyle, ülkenin geleceği aynı seçim sandığına atılan oyla belirlenecek. “Türkiye, Cezayir olacak mı, olmayacak mı? sorusunun cevabını arayanlar, oylarını bu anlayışla yönlendirecek. Bu cepheleşmelerden kurtulmanın tek yolu partilerden çok kişileri ve İstanbul’a verecekleri hizmetleri değerlendirmek. Çünkü sonuçta bu seçim hepimizin günlük yaşamını ilgilendiriyor.
