Batı medeniyeti nihayet rahat bir nefes alıyor; çünkü karşılarında Türk gibi Türkler var. Dost da memnun, düşman da! Çünkü Batı medeniyeti Türklerin ve Müslümanların kendilerine eşit olamayacağı anlayışını temel alan gizli ittifak üzerine kurulmuştur. Kendileri gibi yaşayan, giyinen, kendi kültürlerini bazen onlardan da iyi bilen Türklere hiç ihtiyaç duymaz, hatta çoğu zaman bundan rahatsız olurlar. Yurt dışına turist olarak ya da okuma gayesiyle giden birçok Türkiyeli’nin başına gelmiştir bu. “Sen nasıl Türksün?” derler. Başını kapamayan ya da çarşaf giymeyen kadına, şarap içen erkeğe, medeni görünümlü insana kuşkuyla yaklaşır ve gizli ajan muamelesi yaparlar. Çünkü Türk dediğin, Batı’nın kafasındaki tarihsel önyargılara uygun olmalıdır. Şimdi bu ikilik giderildi; artık Batılı, karşısında Türk gibi Türk görüyor. Bu yüzden de Türk gibi Türkleri yere göğe koyamıyor. Batılı aydın, karşısında bale yapan ya da felsefeyle uğraşan bir Türk kadınını değil, başını örten ve erkeklerin elini sıkmayan bir Türk kadınını tercih eder; kendisinin ne kadar anlayışlı ve kültürlere saygılı olduğunu kanıtlamak için de o kadının önünde eğilir. Londra’da balmumu heykellerin sergilendiği Tussaud müzesinde Atatürk’ün heykelini bir türlü doğru dürüst yapamazlar. Bununu nedeni kafalarındaki önyargılardır. Onlara göre Mustafa Kemal adlı bir Türk beyaz tenli, sarışın ve mavi gözlü olamaz. Bu yüzden Atatürk’ü bazen Pakistanlıya, bazen Hintliye benzetmek için uğraşır dururlar.Bir anı: “Yer Demir Gök Bakır” filmini çektiğimiz dağ köyünde Alman ekip, uzun kış gecelerini bir çeşit bilgi yarışması yaparak geçiriyordu. Ellerindeki kartlarda çeşitli sorular vardı ve bunları cevaplıyorlardı. Rahmetli Yavuzer Çetinkaya da oyuna katılmak istedi; yüzüne kuşkuyla baktılar. Bir süre sonra Yavuzer’in Batı kültürü konusunda hepsinden daha birikimli olduğu ortaya çıktı, sorulara cevabı hemen yapıştırıyordu. Bunun üzerine Alman ekip suratını astı ve filmin sonuna kadar Yavuzer’e düşman oldular. Çünkü “bir Türk” kafalarındaki önyargıları bozma cüretini göstermişti.Batılı çevreler yıllarca Türkiye konusunda ne tavır takınacaklarını bilemediler. Karşılarına çıkan diplomatların, devlet adamlarının ve profesörlerin çoğu, aydınlık, Batılı ve pınl pırıl bir görünüm sergiliyordu. Bunları birer hilkat garibesi gibi görme eğilimine girdiler. Çünkü azgelişmiş bir Şark ülkesinin adamları olarak başlarını okşayıp “Aferin evladım!” diyemiyorlardı. Şimdi çok memnunlar. Çünkü karşılarındaki insanlar ne post-modernizmden laf açıyor, ne Hegel’den, ne Descartes dan. “Oh be!” diyorlar. “Oh be! Nihayet karşımıza Türk gibi Türkler çıktı. Bizden olmayan Türkler!” Dolayısıyla alan memnun, veren memnun. Yalnız, yeri gelmişken bir soru soralım: İki yüz yılımızı alan Batılılaşma çabaları boşa mı gitti dersiniz? Bu uzun ve sancılı sürecin yetiştirdiği kuşaklar denize mi dökülecek?
