Son zamanlarda o kadar çok politika konuştuk ki, ister istemez yaşamın diğer boyutlarını ve zenginliklerini kaçırır olduk. Yemekte politika, dost toplantısında politika, gazetelerde, radyoda, televizyonda politika… Neredeyse “İnsan politik hayvandır” sözünü doğrulayacak hale geldik. Oysa filozoflara göre insan aynı zamanda “gülen hayvan”dır, “alet yapan hayvan”dır, “sosyal hayvan”dır… Kısacası geçmiş dönemin filozofları insana “hayvan” diyebilmek için her türlü bahaneyi uydurmuşlar. Çünkü hepsinin söylediğini paranteze alsanız bir tek sonuç çıkar: “İnsan bir hayvandır.”

Politika dışına çıktığınız zaman insanoğlunu en çok ilgilendiren konu aşk. Aşk öylesine girmiş ki kültürümüze, artık fark etmiyoruz bile. Reklamlar aşk sözleriyle dolu, şarkılar aşk söylüyor, filmler aşktan dem vuruyor…dedim de aklıma geldi: Bugünlerde İstanbul sinemalarında oynayan “Ölesiye” adlı film, aşkı enine boyuna irdeliyor ve tutkunun derinliklerinde çöreklenmiş olan delilik sınırlarını zorluyor. Bu film seyircileri ikiye böldü. Türk sinema eleştirmenlerinin çoğu filmin aleyhine yazdılar. Oysa bana göre çok güzel bir filmdi bu. Film, bir İngiliz devlet adamının günün birinde karşılaşıverdiği genç kıza delice tutulması ve gerçekten de kendisini, ailesini sakatlayacak kadar ateşli bir delirmeyle trajik sona doğru adim adım gitmesini anlatıyordu. Klasik Yunan trajedilerinde olduğu gibi felakete doğru gitmekte olduğunu bilen ama bunu değiştirmeye gücü yetmeyen bir adamın öyküsüydü.

Eleştirmenlerin filmi niye tutmadığını düşündüm ve sonunda galiba buldum. Filmi beğenmeyen eleştirmenlerin çoğu (Bu arada bizim Ali Hakan da) genç insanlar. Gençlerin aşk bağımlılığıyla, insanı alıp götüren yakıcı aşk trajedileriyle ilişkileri eski kuşaklardan çok farklı. Onlar için kadın erkek ilişkisi daha doğal, daha serinkanlı ve yaşamın karşı konulmaz gerçeklerinden biri. Sınırsız ve uçsuz bucaksız bir aşkın insana ne delilikler yaptırdığı ve kişiliğini nasıl dağılma noktalarına getirdiği bilinmiyor. Daha doğrusu böyle bir şey abartma gibi geliyor. Doğrusu, aşk içinde bir acı taşır ve onu yaşayan insana trajedi gibi gelir oysa dışardan bakan birisi için durum komiktir. Büyük usta Louis Malle’in filminin başına da aynı şey geliyor: Adamın karşı koyamadığı bir girdaba doğru çekilmesini anlayanların hoşuna gidiyor. Ve belki de içlerinden “Melali anlamayan nesle aşina değiliz” diye mırıldanıyorlar. Belki de gençler haklı, Önceki kuşaklar kadın erkek ilişkilerine tabuların çarpıttığı bir prizmadan bakıyor da olabilirler. En iyisi siz filmi görüp, hangi kuşaktan olduğunuzu daha iyi belirleyin.