1974 yılında bir Çin köylüsü, su çıkarmak için kuyu kazmaya başlamış. Derinliklere indikçe kuyu garipleşmiş ve sonunda karşısına bir asker heykeli çıkmış. Durumu yetkililere haber vermiş. O bölgeyi kazmışlar. Ve sonunda akıllara durgunluk verici bir görüntüyle karşılaşmışlar. Yer altında tam sekiz bin asker heykeli duruyormuş. Bir ordu düzeni içinde, silahlı, rütbeli, atlı, tam sekiz bin asker ve yüz savaş arabası.

XXX

Şian'da durmuş o askerlere bakıyoruz. İnsan aklının sınırları zorlayan çılgınlığını seyrediyoruz. Sekiz bin askerin yüzü ve ifadesi ayrı. Hiç biri, diğerine benzemiyor. Generallerin, askerlerin, subayların rütbeleri hep belirtilmiş. Atlar, ağızlarını açmış ve koşu vaziyeti almışlar. Karşınızdaki ürkütücü ordu neredeyse iki bin iki yüz yıllık sessizliğini bozacak ve hücuma kalkacak.

Milattan önce iki yüz yıllarında yaşamış olan Çin imparatoru Qin Shi Huang, on üç yaşında tahta çıktığı zaman, öldükten sonra kendisini koruyacak olan ordunun heykellerini yaptırmaya başlamış. Tam otuz sekiz yıllık imparatorluğu zamanında aralıksız sürmüş bu uğraş. Sonunda öldüğü zaman sevgili ordusu, muhafızları ve atları bütün servetiyle birlikte yanına gömülmüş. Ve dünyanın en ürkütücü ordusu iki bin yılı aşkın bir süre yer altında sessizce beklemiş, imparatorunu korumuş ve günışığına çıkmayı beklemiş sabırla.

Aslında İmparator Qin'in insancıllığını yansıtıyor bu. Çünkü imparatorlar öldükleri zaman karıları, aşçıları (Şian) ve sevdiği askerlerin bir kısmı kendi mezarda üç oda vardı. Birinde imparator yatıyordu. Yanıdaki odada, dört karısının kemikleri ve külleri görülebiliyordu. Öteki odaya ise müzik aletlerini de yanına koydukları sevgili müzisyeni gömülmüştü.

Mezarı gezdikten sonra bütün gece etkisinden kurtulamadım. Ve yerin altındaki taş mezara diri diri kapatılmış olan dört genç kadını ve zavallı müzisyeni düşündüm.

Qin, bu alışkanlığı değiştirmiş ve askerlerinin heykelini koymuş hiç olmazsa. Bütün orduyu da gömdürecek hali yoktu tabii.

XXX

Çin denen büyülü diyarda son günlerde gezdiğimiz bütün mezarlar ve anıtlar bir tek şeyi yansıtıyordu: İnsanoğlunun ölümden korkusunu, ölüme karşı çırpınışını.

Kendilerini koruması için ordu heykeli yaptırıyor, mezarın kapısını kötü ruhlan korkutacak ürkünç canavar heykelleriyle beziyor ve kendisinden dünyaya bir nişane kalması için yeraltına korkunç bir çığlık gömüyordu.

Ölümlü olduğunu bilen tek yaratığın, insanoğlunun umutsuz çırpınışıydı bu. Çin hep bununla uğraşmıştı.

Aslında Mısır, Maya, Aztek uygarlıklarının da temel derdi buydu. Ve bu korkudan düynanın büyük sanatı fışkırmıştı.

Dünyada birçok sanatçıyı böylesine etkileyen Çin sanatı da böyle boş inançlara ve hurafelere dayanıyordu.

Sanatın kaynağı rasyonel toplum değildi belki de.