Bugün sizlere geçtiğimiz günlerde ölen ünlü Amerikalı tarihçi Arthur Schlesinger’in, Century Association Arşivleri Vakfı’nın Aralık 2006’da kendisi şerefine verdiği bir yemekteki konuşmasından bahsetmek istiyorum. Ama önce, benim de geçen hafta konuk olduğum bu vakıfla ilgili bilgi vereyim. Century Association, 1847 yılında New York’ta kurulmuş bir sanat ve edebiyat kulübü. Kulübün New York’un, Amerika’nın kültür tarihindeki yeri çok önemli. Century Association Arşivleri Vakfı ise, 150 yıllık kulübün tarihsel belgelerini korumak ve bunları araştırmacıların hizmetine sunmak için 1997’de kuruluyor. Schlesinger de vakfın kurucularından. 1961-64 yılları arasında ABD Başkanı John F. Kennedy’nin danışmanlarından olan Schlesinger, Kennedy dönemini anlattığı “A Thousand Days: John F. Kennedy in the White House” (Bin gün: John F. Kennedy Beyaz Saray’da) kitabıyla 1966 yılında Pulitzer ve National Book ödülünü almıştı. Franklin D. Roosevelt, Andrew Jackson, John F. Kennedy ve Robert Kennedy dönemlerinin mirasını inceleyen Schlesinger, toplumsal tarihçi olarak ülkesinde ve tüm dünyada büyük beğeni kazandı. Schlesinger’ın yirmiden fazla kitabı bulunuyor. Schlesinger’in ölümünden iki ay kadar önce yaptığı konuşmaya dönelim şimdi. Ünlü tarihçi son derece önemli şeyler söylemiş. Ben onun sözlerini, yorumlamadan, alıntılamak istiyorum izninizle. Konuşmanın bütünü buraya sığmayacağı için çarpıcı bölümlerini aktaracağım sizlere:

Birey için hafızası neyse ulus için de tarihi odur.

Tarihçi baştan yenilmeye mahkûmdur çünkü asla ulaşamayacağı bir nesnel hakikatin peşinden koşmaktadır.

Bugün, geçmişi durmadan yeniden yaratır, yeniden kurar.

Oscar Wilde’ın deyişiyle tarihe karşı tek görevimiz onu yeniden yazmaktır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin “her şeye gücü yeten” ya da “her şeyi bilen” olmadığı gerçeğiyle yüzleşmemiz gerekiyor. Dünya nüfusunun yalnızca yüzde 6’sını oluşturuyoruz ve insanlığın geri kalan yüzde 96’sına hükmedemeyiz. Her yanlışı düzeltemeyiz, yani dünyadaki tüm sorunlara Amerikan tarzı bir çözüm getiremeyiz.

Tarih “her şeye gücü yeten”, “her şeyi bilen” olma büyüklenmelerine karşı en iyi panzehirdir.

Bazen, canım çok sıkıldığında, davranışlarımızı aptallığa bağlıyorum, liderlerimizin aptallığına, kültürümüzün aptallığına. Otuz yıl önce askeri bir yenilgi yaşadık; içinde bulunduğumuz dönemi tanımlayan en keskin siyasi duyguları içeren milliyetçiliğe karşı kazanılması imkânsız bir savaşa girdik, üstelik de hakkında hiçbir şey bilmediğimiz ve de hiçbir çıkarımız olmayan bir ülkeye karşı savaştık. Evet, Vietnam umutsuzdu, ama otuz sene sonra Irak’ta aynı yanlışı kibirli bir şekilde tekrarlamak tam olarak bir ulusal aptallık örneğidir.

Gelin zorbalıkla yaklaşmayalım hayata, bunun yerine tarihe karşı artan bir duyarlığın elimizdeki gücü kullanma biçimlerimizi dengelemesine ve uygarlaştırmasına izin verelim.