Geçen çarşamba günü saat 10’da Wall Street Journal Gazetesi’nin yazı işleri toplantısında oturuyorum. Uzun bir masanın çevresine toplanmışız. Editör Melanie Kirkpatrick ve gazete mensupları karşı tarafta. Benim yanımda da gazetenin ortaklarından Jim Ottoway var. Camdan, yıkılmış ikiz kulelerin boş arsası görünüyor. Sabah gazeteye sıkı kontrollerden sonra girebildim. Size verilen bir ziyaretçi kartını bazı elektronik aygıtlara okutmanız gerekiyor. Ama şimdi Türkiye’yle son derece ilgili bir grup gazeteciye, “biz”i anlatıyorum. Bir saat boyunca hem anlatıyor, hem de sorularını cevaplıyorum. Diyorum ki: “Türkiye dediğiniz zaman en az iki Türkiye’nin varlığını hesaba katmanız gerekiyor. Birisi hep sözünü ettiğiniz şiddetin ve insan hakları ihlallerinin, cinayetlerin Türkiye’si. Ama öte yandan hep göz ardı ettiğiniz başka bir Türkiye var. Evrensel değerlere sahip, insan haklarına saygılı, uygar ve daha yaşanılabilir bir dünya arzu eden milyonlarca medeni Türk. Bu kesimi görmezlikten gelmeyin. Asıl Türkiye budur.” Hak verdiklerini ve başlarını olumlu anlamda salladıklarını görüyorum. Diyorum ki: “Türkiye kendi sorunlarını içerde çözmek durumunda. Aslında bu her ülke için geçerli. Siz de sorunlarınızı Amerika içinde çözeceksiniz. Dışarıdan yapılan telkinler çözümü zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Mesela Amerikan Kongresi’nin Nisan ayında alması beklenen Ermeni kararı, barışa hizmet etmez, tam tersine, barışı baltalar.” Yine olumlu anlamda baş salladıklarını, hak verdiklerini görüyorum. 301’i soruyorlar. Çünkü benim bu maddedeki değişiklik için 2005 yılında bir önerge vermiş olduğumu biliyorlar. “Umarım yakında değişecek” diyorum. “Bu madde Türkiye’nin başını çok derde soktu ama şimdi hükümet değişiklikten yana görüş belirtiyor. Bu da içeride çözülmesi gereken bir mesele.” Konuşma bu minval üzere devam edip gidiyor. Ve ben düşünüyorum: İki taraf ip çekme oyunu oynarken, bir taraf ipi birdenbire bırakırsa ne olur. Karşı taraf yere yıkılır değil mi? Aynı şey niçin dış politikada olmasın? Türkiye kendi kendine yarattığı psikolojik korku atmosferinden kurtulsa ve 301, Ermeni ve Kürt sorunlarında birdenbire yepyeni bir söylem geliştirse, nasıl da kolay çözülür her şey. Dikkat edin, söylem diyorum. Çünkü söylem çok şey ifade ediyor. Ama bizdeki yöneticiler dünyadaki algılamanın farkında değil galiba. Mesela Adalet Bakanı diyor ki “Hiçbir yargıç, hiç kimseyi Türklüğe hakaretten mahkûm etmedi.” Sorun bu değil ki. Sorun maddenin, Avrupa’da örneği görülmemiş biçimde ırk vurgulaması yapıyor oluşu. Anayasa’daki gibi bir “Türk Ulusu” tanımından niye gocunuyor ki meclis? Biz “Türk ulusu” değil miyiz?
Ertesi gün New York Times’ta aynısı yapılacak olan bu toplantı sonunda binadan ayrılıp NewYork’un kalabalığına dalarken düşünüyorum da; bir ömür Batılılara bizi, bizimkilere Batılıları anlatmakla geçti. İki taraftaki önyargıları da kırmak için uğraşıp durdum. Sonra bir de arkama dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. Yani deryada bir damla. Ama olsun, bu da bir şey.
