Uzun zamandır, takım takım bölünüp birbirimizi aşırı uçlara itmemizin nedenini düşünür dururum. Bir kampta yer almayı da severiz, insanları karşı kamplara yerleştirmeyi de… Sanki herkes ille o ya da bu takımdan olmak zorundaymış gibi. Nedense bağımsız kafaların var olabileceğini kabul etmeyiz. Acaba okullarda zihnimize ekilen münazara alışkanlığından mıdır bu? Lisede münazara grubu başkanı olduğum için çok iyi bilirim. Ankara liselerarası münazara yarışmasında finale kalmıştık. Bizim tezimiz Türkiye’nin sanayi ile kalkınacağı, karşı lisenin tezi ise bunu tarımla başarabileceği idi. İki saat boyunca birbirimizi topa tuttuk, biz tarıma onlar sanayiye atıp tuttular. Sonunda Ankara birincisi olduk ama pek de zevk almadık bu işten. Acaba diyorum bu alışkanlık iliklerimize, kemiklerimize mi işlemiş?

Ya da futbol merakımız mı bizi bu hale getiriyor? Çocukluktan başladığımız fanatik takım taraftarlığını, siyasete de mi taşıyoruz? “Fenerli misin?” “Hayır” “O halde cimbomlusun?” “O da değil.” “Haa demek ki kara kartal?”

Siyaseti de aynen böyle konuşuyoruz: “AKP dini siyasete alet ediyor.” “O zaman orducu mu olalım?” Hükümeti eleştirmenin niye orducu olmakla bir tutulduğunu anlayabilen beri gelsin.

Devrim Sevimay’ın Haluk Şahin’le yaptığı söyleşiden oluşan “Liberaller, Ulusalcılar, İslamcılar ve Ötekiler” kitabı, bu ortamda yayınlandı ve kendi alanında bir boşluğu doldurdu. Çünkü bu ülkede bir ideolojik takıma mensup olmayan, her olayı kendi içinde değerlendiren, aklını fikrini bir yerlere kiraya vermeyi reddeden o kadar çok insan var ki… Bu konularda yazdığım zaman, gelen okuyucu mesajlarından da anlıyorum ki birçok aklı başında kişi bu kamplaşmayı doğru bulmuyor. Çünkü gerçekten düşünen insan, bir takım ön kabullerle başlamaz işe. Ne olursa olsun benim takımım iyidir diye düşünmez. Ama gazetelere bakıyorsunuz: Yazarlar, yazardan çok ideolojik demagog haline gelmiş. Tuttuğu tarafa toz kondurmuyor. Bir gözü kendi safına alabildiğine açık, öteki gözü karşı tarafa tamamen kapalı.

Zaten Türkiye’de kavramlar iyice birbirine girmiş durumda. Kadını örtmeye çalışan liberaller (!) mi istersiniz, durmadan Avrupa’ya söven Atatürkçüler (!) mi, mafyalaşmayı milliyetçilik (!) zanneden kabadayılar mı? Seçip seçip alın.

Ronald Reagan için sakız çiğnerken yürümeyi beceremiyor derlerdi. Galiba bizim aydınımız da hem laik hem demokrat olmayı beceremiyor. Mesela bir yazar bir gün AKP’yi eleştirip, ertesi gün 301’e karşı çıkamaz mı? Tarikat kadrolaşmasını yerden yere vururken, Şemdinli’nin ya da Ergenekon çetesinin ipliğini pazara çıkaramaz mı? Hem AKP’nin hem CHP’nin tutumlarını eleştiremez mi? Cumhuriyet’e sahip çıkarken aynı Cumhuriyet’in hatalarını, yanlışlarını da sergileyemez mi? Yapabilir elbette. Ama o zaman bizim gibi “öteki” olursunuz ve alırsınız elinize bu kitabı, güzel güzel okumaya başlarsınız.