Amerikan polis filmlerinde genellikle “Kafkasyalı” diye çevrilen bir tanımlama vardır. Polis kayıtlarına düşülen bu not, o kişinin Kafkasya bölgesinden olduğunu değil, beyaz ırka mensup olduğunu anlatır. Bu tanım, Kafkas dağlarının insanoğlunun ilk yuvalarından birisi olmasıyla açıklanabilir ancak. İşte çarşamba günü öğle güneşi altında bu yuvalardan birindeyim. Gobustan bölgesi, Hazar Denizi kıyısında sarp kayalardan oluşmuş ve insana bu dünyadan olmadığı duygusunu veren tuhaf bir yer. Otuz bin yıl önce burada insanlar yaşamış. Kayalarda resimler var. O resmi oraya yapan insanı gözünüzün önüne getirmeye çalıştığınızda garip bir perspektif çarpılmasına uğruyorsunuz. Otuz bin yıl önce o kayalardaki kovuklara sığınmış, yaşayan, avlanan, gülen, sevişen, kavga eden insanoğlu. Yani bizim atalarımız. Kayalara el ele tutuşmuş bir kadın ve erkek figürü çizmişler. Erkeğin fallusu ve kadının dişi duruşu o kadar belirgin ki hiçbir yanılgı olasılığı yok. Acaba bir aşık mı çizdi o resmi oraya. Sevgisini kayalara kazımak mı istedi? Biraz ötede bir kayık; kürekçileri belirgin bir kayık.Norveçli denizci Thor Hayderahl buraya üç kez gelmiş ve günlerce kalarak bu resimleri incelemiş. Garip bir şekilde İskandinavya’daki kayık çizimleriyle benzerlik gösteriyormuş çizimler. Çizimlerde elbette hayvanlar da var. Bir hayvanı resmetmenin, onu avlamayı kolaylaştıracağına inanıldığını sanıyor bilim adamları. Yani sanatın büyüsü o zamanlarda da geçerliymiş. İlk kez bir insan eli, ilk kez bir mağarada ilk bizonu çizdiğinden beri bir ulu ırmak aktığını anlatan Nazım usta, boşuna söylemiyor bu sözleri. Dans eden insan figürleri Matisse’in son resimlerinin neredeyse aynısı. Bu resimleri görünce tek tanrılı dinler tarihinin ne kadar kısa olduğunu bir kez daha dehşetle fark ediyorsunuz. Özellikle dünyanın kabul ettiği milat, yani 2005 yıl öncesi. Demek ki insanlar o kayalara resim çizerken, daha milada 28 bin yıl varmış.Ve zavallılar kilisenin nurundan faydalanamadıkları ve aydınlanmak için o kadar bekleyemeyecekleri için babasız doğan çocuk ikonaları yerine, doğal hayatlarını resmetmişler kayalara. Aynı günün akşamı Surhane’deyiz. Kırmızı Ev anlamına gelen bu kelime, ateşe tapanların mabedinin ismi. Burası da tuhaf bir yer. Duvarlarda Sanskritçe yazılar, ölülerin yakıldığı bir kuyu. Zerdüşt dininden olanlar ve Mecusiler burada ateşe ibadet ederlermiş. Dört bacadan dört alev fışkırıyor. Bu ibadetin binlerce yıl sürmesini anlayabiliriz de bugün Hindistan’dan İran’dan gelip ateşe tapma törenleri yapanlara ne demeli. Büyük İskender bile kapısında durmuş mabedin, günaha girmemek için adım atmamış. Peki niye Hazar kıyısı, niye Azerbaycan toprağı. Sebebi basit; çünkü petrol var ve toprak yanıyor. Büyük İskender’e acayip bir su bulduklarını ve bunun insanı yaktığını söylemişler. Denemelerini emretmiş. Bir kölenin üstüne dökmüşler bu sudan ve adam alev almış. O gün bu gündür petrol hâlâ insan yakmaya devam ediyor. İnanmazsanız akşam haberlerinde, iç savaş eşiğine gelen Irak’ta olup bitenlere kulak kabartın! Yani eski çağlardan beri bir takım insanlar başka insanları yakmaya, bazıları da duvarlara resim çizmeye meraklı. Bu iki insan türü arasındaki çelişki hiç bitmiyor. Ve ben kendimi otuz bin yıl önce kayalara resim çizenlere son derece yakın hissediyorum. Çağdaşım olan George Bush’tan çok daha yakın. Yaşasın ressamlar! Not: Dünkü yazıyı yazdırırken bir yanlış anlama sonucu Karabağ’da kalan “anıtlar”, “hanımlar” diye çıkmış. Düzeltir özür dileriz.
