Bu hafta sonunu Bodrum’da Selahattin Duman kardeşimin geniş olanaklarından yararlanarak geçiriyorum. Eee insanın her zaman böyle hem yazlık ve yat sahibi, hem de derin su altı avcısı arkadaşı olmuyor. Selahattin beni Öz Titanik yatında gezdirmekle kalmıyor, akşam yemeklerinde, derin denizlerde bin bir fedakârlıkla vurduğu nadide balıkları da ikram ediyor. Selahattin’le tatil arkadaşlığı hem zevkli hem de doyurucudur ama bu işin bazı kuralları var. Bir kere onunla katiyen ayni saatte denize girmeyeceksin çünkü elinde dört metre uzağa fırlayan zıpkını, şnorkeli, gözlükleri ve paletleriyle iki saat boyunca bir “sualtı terminatörü” gibi yüzdüğü ve gördüğü her canlıya zıpkın salladığı için mecruh olmanız ihtimali çok yüksektir. Bu yüzden denize girmek için onun sudan çıktığı saati kollayacaksın. İskelede de paletlerle yürüdüğü için o duşa ulaşana kadar siz kendinizi denize atarsınız bile. İkincisi Öz Titanik teknesinin, dünyanın en önemli yatlarından biri olduğu yönündeki kesin görüşüne itiraz etmeyeceksin. Üçüncüsü onunla katiyen espri yarışına, laf dalaşına girmeyeceksin. Çünkü aklının hızına yetişmeye çalışan ağzından dökülen mitralyöz gibi kelimeler ve daha birini tam anlamaya vakit bırakmadan ötekine geçtiği esprilerle adamın canını çıkarır. Bunlara dikkat ettin mi işin kolay, dünyanın en munis ve bonkör adamıdır.
Cuma akşamı yine böyle bir ikramda bulundu. Bana harika bir çipura balığı ikram etti, kendisi sarıkanatla yetindi. Yemekten sonra da bana o balığın “Scarface” olduğunu söyledi ve ben farkına varmadan Türkiye’nin en meşhur balıklarından birini yemiş olduğumu anladım. Çünkü bırakın denizlerdeki bir balığı, hangi insan Selahattin Duman’ın çok okunan köşesinde üç gün üst üste anlatılır, Tuğçe Baran’ın köşesinde resim olarak yer alır ki… Gerçi, ertesi gün bu meşhur balığı bana ikram etmesindeki inceliği anlattığım bir arkadaşım, “Yahu gazeteden takip ediyoruz. O balık vurulalı üç gün oldu. Buzdolabında bayatlamış olduğu için sana yedirmiş” diyerek keyfimi kaçırmak istediyse de pek kulak asmadım. Bence balığın meşhuru, tazesinden iyidir.
Cumartesi günü Selahattin’in bu balıktan da meşhur olan, yedi iklim dört cihana nam salmış Öz Titanik yatı ile gezintiye çıktık. Size yatı nasıl tarif etsem bilmem ki, altı metre boyunda boyaları dökülmüş bir sandal. Iskarmozlar yerinden oynamış zangır zangır sallanıyor, çam kürekler sandalı çekmeyecek kadar küçük ve ensiz, oyuncak gibi duruyorlar; üstüne üstlük Öz Titanik, adına uygun olarak durmadan su alıyor. İskeleden kafamızı gözümüzü kırmadan sandala atlayabildiğimizde Selahattin hemen tabandan bir takım tahtalar kaldırmaya başladı; bir elinde pompa, öteki elinde maşrapa işe girişti. Sandalın dibi suyla kaplı olduğundan her binişte hem müthiş bir gayretle suyu boşaltıyor hem de kalafat yaptıracağından falan söz ediyor. Neyse; su tehlike seviyesinin altına inince, müthiş bir zarafetle bana kürekleri gösterdi. Başladım kürek çekmeye. Dediğim gibi kayık ağır ve kürekler küçük olduğu için çırpınmaktan iki koluma ve omuz başlarıma ağrılar saplandı ama yiğitliğe toz kondurmayıp devam ettim. Selahattin’in “iyi hamlacı” olduğuma dair övgülerini dinleyerek ve “sağı çek, sola asıl” talimatlarına uyarak müthiş bir yat gezintisi yaptım. Bir yandan su boşalttık, bir yandan ağırlık çalıştık. Sağ salim iskeleye döndüğümüzde Öz Titanik yine yeterli miktarda suyu içine çekmiş olarak, şanına uygun bir ağırbaşlılıkla yerine bağlandı. Şimdi İstanbul’a dönüyorum. İleride gücümü kuvvetimi toplayıp kendimi tekrar Selahattin’in şefkatli ellerine teslim edeceğim. Böylesine zengin, konuksever, armatör, avcı, şef ve esprili arkadaş herkese nasip olmaz doğrusu. Çok şanslıyım.
