20. yüzyıl düşüncesini en çok uğraştırmış kavramlardan biri “özgürlük” tür. Fransız devriminden bu yana insanlık idealleri arasında en önemli yeri tutan bu kavram, şarkılarda, şiirlerde ve marşlar da büyük kitleleri coşturmuştur, felsefecileri de yeni tanımlar geliştirmeye itmiştir. Gerçekten de, nedir özgürlüğün tanımı? Yıllar önce herkes, “bireyin özgürlüğü, bir başka bireyin özgürlüğünün başladığı sınıra kadardır” tanımına sarılmıştı. Çetin Altan çok takılırdı buna: “ Arsanız nerede ve ne kadar diye sorsam, Ahmet Bey’in arsasında biter diye mi cevaplarsınız? Böyle tarif olur mu?” 20. yüzyılda sarsılmış olan akımların temel sorunu hep özgürlük kavramı oldu. Temelleri Heidegger ve Jaspers tarafından atılan, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus tarafından popüler düzeye taşınıp dünya gençliğini etkileyen “varoluşçuluk” akımı insanın kendini seçme özgürlüğü” ile ilgiliydi. Varoluşçulara göre her nesnenin bir maddesi (existance ) bir de özü o (essance ) vardı. Mesela bir sandalyenin özü önceden belirlenir, marangozun planına ve tasavvuruna göre maddesi oluşurdu. İnsanoğlu böyle sıradan bir ön programlamaya bağımlı olamazdı. Dolayısıyla insanda madde oluşur, her birey kendi özünü seçerdi. Aile, din, devlet, ideoloji, ulus… Hiçbir insanı tanımlayamazdı. İnsan kendini seçmekte özgürdü. İşte bu felsefe, benim de içinde bulunduğum kuşağı deprem gibi sarstı . Paris’te, New York’ta, Tokyo’da, Berlin’de ve Ankara’da kendi özümüzü seçmek ve bütün bağlardan kurtulmak düşüne yakıcı bir ateşle sarılmıştık. Bu birikim daha sonra 68 olayları denen gençlik devrimine yol açacaktır ve özgürlük peşindeki gençlerin çoğunu ya faşizmin pençesine ya da büyük Leninizmin demir parti disiplinine teslim edecektir.

Büyük Fellini “Orkestra Provası” adlı filminde bu temayı işlemiştir. Bir salonda, senfoni orkestrasının provasına tanık oluruz. Kibar, yumuşak bir şef yönetmektedir. Zaman geçtikçe şefin orkestrayı hakim olamadığı görülüyor. Müzisyenlerden önce tek tek, sonra toplu halde karşı koymalar başlar. Müthiş bir disiplin gerektiren orkestra müziği yavaş yavaş yiter ve yerini bir kakafoniye bırakır. Zavallı aciz şefin çırpınmaları fayda vermez ve her yaptığı çıkışın cezasız kalmasının da verdiği coşkuyla, müzisyenler ortalığı bir yangın yerine çevirir. Kimi çalgısını parçalar , kimi piyanonun üstüne işer, kimileri masanın altında sevişir. Kargaşanın sonu hiç gelmeyecek gibi görünmektedir. Fellini bütün bu kargaşa arasında zaman zaman dış duvara inen dev bir balyozu gösterir. Yıkımlarda kullanılan ve bir vincin ucunda sallanan balyoz binada sarsıntılar yaratmaktadır. Ama coşku içindeki müzisyenler bu darbeleri duymaz. Ta ki balyoz salonun duvarını yıkıp toz duman içindeki boşlukta herkesi tehdit ederek sallanana kadar… Müzisyenler sessizce toparlanır, üstünü başını düzeltir ve çalgılarının başına geçerler. Yeni bir şef gelir. Düzen yeniden kurulmuştur. Ama yeni şef Almanca konuşmakta ve bağırarak komutlar vermektedir.

Bana göre film doğru ama eksik. Büyük usta Fellini düzensizlikle ilgili kaygılarını aktarırken, faşizmin de çıkar yol olmadığını göstermeliydi. Çünkü biliyoruz ki, Almanca komut yağdıran şef de başarılı olamayacaktır. Tam tersine baskı belki de daha büyük patlamalara yol açacaktır.

Bunları bana düşündüren Oktay Ekşi‘nin dünkü Hürriyet ‘te yayınlanan “Özgürlük iyi de…” Başlıklı yazısı oldu. Yazılarını zevkle okuduğum Oktay Ekşi, Fellini’nin kaygılarını paylaşmakta ve coşkuyla karşıladığımız Demokratikleşme Önerilerinin bir kargaşaya yol açmasından korkmakta. Bence burada büyük bir yanılgı var: Demokratik ortamın sağlanması, anarşi demek değil ki ! Örgütlü bir sivil toplumun, düzensizlik ve çapulculukla ne ilgisi var? Demokratikleşme Önerilerini alkışladığım yazıda, bu metnin demokrasi için “olmazsa olmaz” bir kuralı, karşılıklı denetimi getirdiğini yazmıştım. Gerçekten de, hükümet, parlamento, sendikalar , dernekler ve basın dengeli bir biçimde birbirini denetledikçe demokratik özgürlüklerden korkmanın hiç anlamı yok. Kendi kendini denetleyebilen bir açık toplum, totaliter rejimlerin bütün yasaklarından daha etkili oluyor. Bir Batı demokrasilerindeki düzene bakın, bir de baskıcı rejimlerdeki kargaşaya! Çağdaş bir açık toplum örgütlenmesindeki özgürlüklerden korkmayalım.