Hafta sonu, yolumun ilk kez düştüğü Varşova’da “Avrupa Film Ödülleri” toplantısına katıldım. Varşova, ender rastlanıldığını söyledikleri bir sonbahar güneşi altında pırıl pırıl parlıyordu. Akşam ışıkları yandığında Vistula Nehri ve eski şehir romantik bir atmosfere bürünüyordu. Polonyalılar ilk akşam film akademisi üyelerini eski kral sarayında ağırladı. Aslında II. Dünya Harbinde Varşova’daki birçok yer gibi bu bina da tamamen yıkılıp sonra aynı modele göre yeniden yapılmış. Saray, Viyana harbi ve Sobieski tablolarıyla doluydu. Türkleri Viyana kapısında durdurmuş olmanın gururu içinde yapılmış tablolardı bunlar. İki gün boyunca toplantılar devam etti ve sonra sıra ödüllerin açıklanacağı gala gecesine geldi. Otuzdan fazla ülkenin canlı yayınladığı bu tören her zamanki havadaydı: Sinema yıldızlarının peşinde koşan basın, ünlü Polonya votkalarının ikram edildiği barlar, şık masalar vs. Polonya, sinema alanında iddialı bir ülke olduğu için, bu tören dolayısıyla birçok yönetmenini bir kez daha onurlandırma olanağını buldu. Wim Wenders, Andrej Vajda’ya hitaben “Size on yıl önce yaşam boyu başarı ödülü verdik ama sonra on film daha yaptınız” dedi. Vajda oturduğu yerden alçakgönüllü bir teşekkür gülümsemesi gönderdi. Artık hayatta olmayan Kieslowski de anıldıktan sonra sıra Roman Polanski’ye geldi. Salonun ayakta alkışladığı Polanski yaşam boyu onur ödülünü aldı. Sonra yarışma bölümüne geçildi. Bu yıl akademide en çok konuşulan ve takdir toplayan film Pedro Almodovar’ın “Volver”ı olmuştu. Dolayısıyla bu film birçok ödül topladı. En iyi kadın oyuncu seçilen Penelope Cruz, bunca şöhrete rağmen yine gözyaşlarına boğuldu ve “Pedro…” diye seslendi “hayatımı değiştiriyorsun, sana çok teşekkür borçluyum.” Almodovar da en iyi yönetmen seçildiği için mutluydu. En iyi film ödülünü alan “Başkalarının Hayatı” benim favorim değildi, oyumu bu filme vermemiştim ama seçildi. Zaten bu tip ödüllerde -1990 yılındaki ön jüri başkanlığı döneminde de acı deneylerle öğrenmiş olduğum gibi- ülkeler önemli rol oynuyor. Her yıl, “büyük sinema ülkeleri” olarak nitelendirilen ve bu tip organizasyonlara para akıtan İngiltere, Almanya, Fransa gibi ülkeler mutlaka bir ödül alıyor. Gerisi de olağanüstü başarı gösteren filmlere kalıyor. İki yıl önce Barcelona’da “Duvara Karşı” filmini sahnede savunmak görevi bana verilmişti. Film büyük ödülü kazandıktan sonra, rastlantı sonucu aynı masaya düştüğümüz Almodovar’a bu filmi görüp görmediğini sormuştum. Biraz gergin bir tavırla “Evet” demişti “Gördüm. Almanya’daki Türklerin hayatı çok zor olmalı.” Kendi filmi de yarışmadaydı ve yine kendi memleketinde yapılan törende ödül almamış olmasına burulmuştu herhalde. Daha sonra da otelde çevresinde toplananlarla, kaygılı bir biçimde dertleştiğini görmüştüm. Bu sefer Varşova’da mutluydu. İşte ödüller böyle: Bazen üzüyor, bazen sevindiriyor. Ve şu anda kim bilir kimler, Avrupa’nın hangi köşelerinde ecel terleri dökerek film çekiyor ve gelecek yıl sahne ışıkları altına çıkmanın düşünü kuruyor.
