Yaşar Kemal, iyice ünlendiği gençlik yıllarında, bir toplantıda Hasan Tez'e takdim edilmiş.

"Afedersiniz tanıyamadum!" demiş Tez.

"Efendim" demişler "Nasıl tanımazsınız? Cumhuriyet Gazetesi'nin röportaj yazarı.

"Tanıyamadum!" diye yinelemiş.

"Efendim İnce Memed'i yazdı, Beynelmilel romancımız."

"Kusura bakmayın. Çikarama-dum."

"Beyefendi, kendisi Nobel adayı. Bunu da mı duymadınız?"

Hasan Tez bu soru üzerine konuyla ilgilenmiş: "Afedersinuz! Bu Nobel hangi vilayetin kazasidur?"

***

Bu anekdotta bir şirinlik var. Hasan Tez'in Noel adaylığını, milletvekili adaylığı olarak anlaması o dönem Türkiye'sinin siyasete yeni girmiş Anadolu kadroları ile ilgili bir fikir veriyor.

Ama bugün aynı tür olayların tekrarının hiç bir sevimli ve bağışlanır tarafı yok.

Hele yurtdışında eğitim görmüş ve bakanlık yapmış kişilerin cehaleti dehşet uyandırıyor.

Bütün bunları bana hatırlatan, geçen hafta Akdeniz kıyılarındaki ilginç bir karşılaşma oldu.

Mikis Theodorakis'le birlikte mavi yolculuk yapıyorduk. Bir ara kıyıya çıktığımızda bir halıcı dükkanında Yusuf Bozkurt Özal'la karşılaştık. Selamlaşıp, el sıkıştık. Sonra ben yanımdaki kişiyi takdim ettim:

"Mikis Theodorakis!" dedim.

Yusuf Özal put gibi durdu.

Herhalde anlamadı diyerek bir kez daha ısrar ettim. Hani ünlü besteci Theodorakis."

Yusuf Özal gene kıpırdamadı. Gözlerinde anlamsız bir bakışla put gibi duruşunu sürdürdü.

İki metrelik Theodorakis de öylece duruyor ve bu Türkçe konuşmaların sonucunu bekliyordu.

Baktım ki bestecilik falan bir şey ifade etmiyor, Yusuf Bey" dedim. "Hani Yunanlı devlet bakanı, Geçenlerde istifa etti."

Yusuf Özal gene tepkisiz kaldı ve biz halıcı dükkanından ayrılıp gittik.

Böylece yüzyılımızın simgelerinden biri haline gelmiş olan Theodorakis, Yusuf Özal tarafından el sıkılmaya layık görülmemiş oldu. Gerçi Mitterrand'dan Castro'ya kadar bir çok devlet başkanının yakın arkadaşlığıyla övündüğü bir kişi ama bunlar Yusuf Özal'ı etkilemedi.

***

Çünkü Yusuf Özal'ların kafası, perakende Türk toplumunun değer yargılarıyla ilgiliydi: Siyasi nüfuz ve para.

Bu iki konu dışında kalan her şey fuzuli ve zararlıydı.

Ankara kulisleri, parti içi oyunlar, kredi numaraları ve ihalelerden ibaret olan bu dünya, her türlü değer ölçüsünü inkar ederek, barbarca bir zenginlik yaratıyordu.

Böyle bir dünyada sanata, bilime ve kültüre yer yoktu.

Şimdi Yusuf Özal, Yılmaz-Demirel koalisyonu icadını ortaya atarak bilinen Ankara oyunlarından birini oynuyor.

İşte akıllarının erdiği tek alan bu.

Ne yazık ki bir sürü aklı evvel de bu sözün arkasına takılacak ve Türkiye gündemini bu iddia belirleyecek.

"Perakende Toplum" derken haksız mıyım sizce?