Geçen hafta Münih’te çok ilginç bir sergiye gittim. Serginin adı “Renkli Tanrılar “dı. Antik Yunan ve Roma heykellerini hepimiz biliriz. Bir zamanların görkemli heykelleri, kolları, bacakları, burunlan kırılmış olarak müzelerde seyircileri bekler dururlar. Hepsi mermerden yapılmıştır ve antik dönem, gözümüzde hep beyaz mermer olarak canlanır. Meğer işin aslı öyle değilmiş. Bu heykellerin hepsi canlı renklere boyanırmış. Elbette bize klasik olarak görünen heykeller o dönemde güncel amaçlarla yapılıyor. Almanlar uzun bir araştırmaya girişerek heykellerin orijinallerini çok gelişmiş aletler ve mikroskoplarla incelemişler ve mermerin dokusuna karışmış renk (boya) zerrecikleri saptamışlar. O dönemin doğal boyaları bunlar. Azur, kiremit vs. Sonra heykellerin kopyalarını, o araştırmalar ışığında ve o dönemin boyalarıyla tekrar boyamışlar. Sergiyi gezdiğiniz zaman Venüs’ü rengârenk boyanmış, dudakları, yanakları ve gözleri renkli bir kadın olarak görüyorsunuz. Kızıla çalan kumral saçları güzel yüzünü çevreliyor. Apollon bir renk cümbüşü. Hele Paris; görseniz inanamazsınız. Bir kahraman değil neredeyse bir sirk palyaçosu. Hiçbir Helen’in bu papağanı beğenmesine imkan yok diye düşünürsünüz. Sonucun bir parça hayal kırıklığı olduğunu itiraf etmeliyim ama yine de iyi ki bu sergiyi gördüm diyorum. Hem bilmediğim bir şey öğrenmiş oldum, hem antik dönemi gözümde daha iyi canlandırabildim, hem de sanatta sadeliğin önemini bir kez daha kavradım. Soluk mermer heykellerin asaleti, bu renk cümbüşünden çok daha etkileyici. Ama neylersiniz ki her dönemde halk cicili bicili şeylerden hoşlanıyor. Tanrıların renklerinden soyunması ve çıplak görünmesi için aradan yüzyıllar geçmesi gerekiyor.