Bir Ortadoğu Maastricht’i düşünebiliyor musunuz? Kanlı bıçaklı kavgalara tutuşmuş, savaşlarda milyonlarca kurban vermiş Ortadoğu ülkelerinin “Ortadoğu Birliği”için harekete geçtiğini ve nefret dolu liderlerin mesela Tebriz’de buluşup anlaşmalar yaptığını canlandırabiliyor musunuz gözünüzde? Ben canlandıramıyorum. Avrupalılar’ın çok sevdiği uzlaşma ve anlaşma, bir Ortadoğu üslubu değildir. Bu ülkelerin daha önce savaşmış olmalarından ve aralarında kan davası bulunmasından çok, bir gelenek sorunudur bu. Yoksa tek bir Avrupa yaratmak için yola çıkan ülkeler de kendi aralarında kanlı savaşlar yaşamış ve birbirlerine en ağır zulümleri uygulamışlardı. Öyle Şarlman zamanına ve Otuz Yıl Savaşları’na falan gitmeye de gerek yok. 20. yüzyıldaki Avrupa tarihini ve dünya savaşlarını hatırlamak yeter de artar bile. Ne var ki elli yıl önce Avrupa’yı kana bulamış olan Almanlar ile o sırada işgal ettikleri ülkeler birlikte uçak üretiyor, uzay projeleri yapıyor ve birleşmeye doğru gidiyorlar. Ortadoğu ise hala 19. yüzyılın hesaplarıyla, duygusal gerilimlerle ve kabile nefretleriyle dolu. Almanya ve Fransa Alzas-Loren sorununu tarihe gömebiliyor ama Suriye hala Hatay’ı kendi toprakları içinde gösteren haritalar çizebiliyor.
Bu işin bir yönü. Öteki yönü ise bizi yakından ilgilendiren terör konusu. Anlaşılan Türkiye bu kez daha sıkı bir kart oynamak ve hiç telaffuz etmese bile Suriye’yi “su baskısı” ile sıkıştırmak istiyor. Amaç Abdullah Öcalan’ın sınırlısı edilmesi. Bu nedenle 1986 tarihli anlaşmada zikredilen, sanayide 500 metreküp su verilmesi ile güvenlik işbirliği arasındaki ilişki koparılıp atılıyor. Bu tavır Suriye’nin sinirli yönetimini ne derece etkiler bilemeyiz. Şu sırada siyasi bir yalnızlık içine itilmiş olan Suriye, İsrail’le anlaşma imzalayarak Birleşmiş Milletler kurallarına daha uygun bir ülke mi olacak yoksa artan gücünü Türkiye’ye karşı bir koz olarak mı kullanacak? Bunların hepsini zaman gösterecek.
Bunlardan daha önemli olan konu; Türkiye’nin sorunu sadece Suriye boyutuna indirgemesi tehlikesidir. Sorun içerdedir ve boyutları Suriye’yi de, hatta PKK’yı da aşmaktadır. Türkiye cumhuriyeti, kendi içindeki Kürt kökenli yurttaşlarını nasıl kazanacak? Kürt kimliği nasıl tanınacak? Dünyadaki her kültürel birikim gibi yaşamaya hakkı olan Kürt dili ve kültürü nasıl korunacak ve saygı görecek? Kürt kökenli yurttaşlar kendilerini yasal siyasi zeminde nasıl ifade edecek? Esas sorun budur! Bu gerçek ortada durdukça, ha Suriye oynamış bu sorunla, ha bir başkası hiç fark etmez.
