Geçen gün Meclis’te Lale Mansur’un maaşıyla ilgili bir soru önergesi verilmiş. Gerekçe de şu: Lale Mansur sinema oyunculuğu yapıyor ve filmlerde oynuyormuş. Uzun süre bir bale eserinde yer almamış. Bu durumda haksız bir kazanç değil miymiş bu. İstanbul Devlet Opera ve Balesi, neden bu sanatçıya maaş vermeye devam edermiş. Aslında tartışma sadece Lale Mansur’la ilgili değil. Bir süredir opera ve bale sanatçılarıyla ilgili “küçük kıyamet”ler koparılıyor. Amaç devletin parasını korumak ve haksız yere maaş alan sanatçıları “teşhir” etmek. Bu teşhir o boyutlara varmış ki, adları “devleti soyan sanatçı olarak ilan edilmiş kişiler, ders verdikleri çocuklardan tutun da bankada muhatap oldukları memurlara kadar, “Size hırsız diyorlar. Doğru mu?” sorusuyla karşılaşmışlar. Üzüntüden ne yapacağını şaşırmış bu sanatçılar arasında, Türkiye’yi uluslararası alanda başarıyla temsil eden isimler de var.

Hangi ülkenin insanları birbirine bu kadar düşmandır diye soruyorum kendime ve bir cevap bulamıyorum. Kendi kendini yiyen dev bir böcek gibi el atmadığımız, didiklemediğimiz, kirletmediğimiz hiçbir alan kalmıyor. Şimdi de devletin trilyonlarca dolandırıldığı bir ülkede gözümüzü bale ve opera sanatçılarının üç kuruş maaşına dikmişiz ve bunu Meclis’te soru önergesi haline getirmekten utanmıyoruz.

Bir ülkede senfoni orkestralarının, bale, opera ve tiyatro kurumlarının bulunması, o ülkenin kültür düzeyini belirleyen önemli bir prestij göstergesidir. Ve dünyada sübvansiyonlara dayanmayan, devletten ya da vakıflardan destek görmeden ayakta kalabilen bir tek opera, bale kurumu yoktur. Amerikalılar, İtalyanlar, Fransızlar, Almanlar bu alanlara ne kadar para harcıyorlar biliyor musunuz? Bizim ayırdığımız ödenekleri, fındık fıstık parası yapacak ölçüde büyük yatırımlar bunlar. Ve oralarda kimsenin aklına bir opera sanatçısının yer aldığı temsilleri saymak ve çeşitli nedenlerle bir yıl sahneden uzak kalmış bir sanatçının maaşına göz dikmek gelmiyor.

42 gün içinde, 25.000 kişi tarafından izlenen İstanbul Devlet Opera ve Balesi, bu yıl sezonu Verdi’nin “Requiem” adlı başyapıtıyla açtı. Verdi’nin bu görkemli ağıdı, durumumuza çok uygun düştüğü için mi bu eseri seçti dersiniz?