Doğu toplumlarının çok büyük bir derdi var: Kıskançlık! Eğer kıskançlık, haset ve gözü kör eden öfke bu kadar gelişmiş olmasaydı, Doğu toplumları da en az Batı toplumları kadar hamle yapabilir ve ileri gidebilirdi. Ne yazık ki Doğu’da en güçlü idealler, en temiz amaçlar bile kişisel hırslara, çekememezliklere, anlamsız öfkelere kurban edilir. Bir örnek vereyim: Adonis adlı bir şair var. Suriye doğumlu. Daha sonra Lübnan yurttaşı olmuş bu şair günümüzde Arap edebiyatının en büyük isimlerinden biri sayılıyor. Adonis’in Batı’da kazandığı bu ünü çekemeyen bir başka Arap şair ne yapmış biliyor muşunuz? Oturup 1000 sayfalık bir kitap hazırlamış ve Adonis’in Fransız sairlerinden ne kadar etkilendiğini ispatlamaya çalışmış. Hani kırk gün sopa atacaksın dedikleri cinsten bir adam. Kendi şiirini yazmak, kendi eserini yaratmak yerine ömrünü, bir başka şairi karalamaya veriyor. Ama bu Şark toplumlarında çok rastlanan ve yadırganmayan bir durum .Yani “Allah benim iki gözümü kör etsin, yeter ki komşumun da tek gözü kör olsun!” anlayışı.

Bizi de içine alan bu acayip gelenek yüzünden, Türkiye’nin yüzyıllar boyunca çok ağır kayıplara uğradığını düşünüyorum. İnsanlar birbirleriyle o kadar çok uğraşıyor ki sonunda yaratıcılık azalıyor, bu toplu yıpratma ortamında ayakta durabilen insan kalmıyor neredeyse. Osmanlı’da tek yükselme yolu sarayın gözüne girmek, tek felâket biçimi de sarayın gözünden düşmekti. Bu yüzden birisi saraya yakınlaştı mı hemen dedikodu ve iftira çarkları dönmeye başlar ve o adam sarayın gözünden düşürülmeye çalışılırdı. Ne yazık ki bu anlayış içimize işlemiş durumda. Buna “adam çürütmecilik geleneği” diyebiliriz. Herkes birbirini çürütmekle o kadar meşgul ki ortalık toz duman. İnternet gibi çağın en son buluşu dediğimiz iletişim mecrası bile, eski Osmanlı çürütmeciliğinin hizmetine giriyor.

Dikkat edin: Siyasette en yüksek makamlara ulaşan isimler; daha önce toplumun tanımadığı, hiçbir başarısı bilinmeyen insanlar arasından çıkıyor. Bir liderin koltuğunun altında sessiz sedasız yetişen isimler, uygun bir fırsat yakalandığı zaman önemli mevkiler ele geçiriyorlar. Tanınmadıkları için düşmanları da yok. Bu bakımdan rahat ediyorlar. Oysa devletin zirvelerine tanınmış bir profesör getirseniz diğer hocalar, bir sanatçı getirseniz diğer sanatçılar, bir gazeteci getirseniz diğer gazeteciler, bir iş adamı getirseniz diğer iş adamları kıyameti koparmaya hazır. Bu yöntem giderek silik insanların yönetimine götürüyor bizi. Hayatı boyunca mücadele vermiş ve deyim yerindeyse boğayı boynuzlarından kanırtarak yere çökertmiş hiç kimse bu ülkeyi yönetme fırsatını ele geçiremiyor. Ben yıllar önce bu sisteme “Orta Zekâlılar Cenneti” adını vermiştim. Artık “orta” nitelemesini tekrar gözden geçirmenin zamanı geldi galiba.