Ali Kırca dostumuzun bu akşam “Siyaset Meydanı”nda “türkü”konusunu işleyeceğini duyar duymaz, şarkı ve türkü ayrımındaki garipliği düşünmeye koyuldum. Birçok dilde bu kavramlar tek bir kelimeyle karşılanır. Song, chanson, lied gibi sözcükler, şarkı ve türküyü birlikte kavrar. Yunanlılar tragudi derler: Tragedya oyunu sırasında söylenen türkü anlamındadır bu. Ne var ki Türkçede biz bu anlamı iki ayrı kelimeyle karşılarız. Şarkı kent müziğini, türkü ise kır müziğini tanımlar. Niye iki kelime? Niye iki ayrı kavram? Bu soruların cevabı, kültürümüzün zaten ikili bir nitelik taşımakta oluşunda aranmalı. Yüzyıllar boyunca sürüp giden bir ikilik!
Şarkı kelimesi şarki yani doğulu anlamındadır. Türkü ise Türki’den gelir: Yani Türk’e ait! Osmanlı sarayı kendisini Türk olarak nitelemiyordu. Saray dilinin, Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı olduğu malum. Müziği, mutfağı, mimarisi de, Türk olarak nitelediği Anadolu köylüsünden ayrıdır. Saray müziğinde, bir tek halk çalgısı bulamazsınız. Yunus ilahileri ve Karacaoğlan’ın iki şiiri dışında hiçbir büyük halk ozanının şiiri saraya girememiştir. Kendi içine kapalı bir dünyadır Osmanlı sarayı. Ve tutarlı bir biçimde Türk olan unsurlara karşıdır.
Bunu karşılık Anadolu Türkmenleri, yörükleri, köylüleri özellikle Alevilerde yoğunlaşan bir Türkçe tutkusuyla, kendi müzik biçimini yaratmıştır. Pentatonik Asya müziğinden büyük etkilenmeler taşıyan bu müziğin en yaygın formu türkü’dür.
Saray ve halk kültürü birbirine değmeden akan iki nehir gibi, yüzyıllar boyunca sürüp gitti. Aralarında halk müziğiyle ilgilenmesi ancak Cumhuriyet devrimi ve Kemal Atatürk’ün tercihini bu müzikten yana koymasıyla mümkün olabildi. (Genç Türkiye Cumhuriyeti’ndeki müzik eğitimini kurmak üzere davet edilen Paul Hindemith’in yerine Bela Bartok’un Başvurusu Kabul edilseydi, halk müziği etkileri daha da artacaktı kuşkusuz.)
Osmanlı, Türk olan unsurları aşağı görüyor ve onlara “Etrak-ı bi idrak” (Algılama zorluğu olan Türkler) ya da “Türk-i ben lika” (Çirkin yüzlü Türk) diyordu. Türki de şarki’den daha aşağıda yer alan bir müzik formuydu onlara göre. Atatürk’ün bütün çabalarına rağmen kabul eder. Dilerseniz bu ilginç konuya yarın devam edelim.
