Stockholm. Bir kaç gündür Stockholm’deyim. 70’li yıllardaki zorunlu konukluğumuz sırasında, bu kentte, Türkiye’den haber alabilmek gerçek bir işkenceydi. Ne bir Türk gazetesi görebilirdiniz, ne de televizyon izleme olanağı vardı. Eski lambalı radyolarla bir bulup bir yitirdiğiniz Türkiye’nin Sesi’ni parazitler arasında dinlemek, memleketle kuracağınız en sıcak bağ ve en yakın temas olarak algılanırdı. Oysa şimdi Atv, SHOW, Kanal 6, Vİnterstar, TGRT, Avrasya, HBB televizyonları alınabiliyor. Türkiye’yi günü gününe izleyebiliyorsunuz.

İletişim alanındaki gelişmeler iyi hoş da, ülkeyi günü gününe izlemek o kadar yararlı mı bilmem. Her yayın, kafanızdaki soru işaretlerini artırıyor ve şaşkınlıktan şaşkınlığa düşüyorsunuz. Bütün bunlar Avrupa’nın kuzeyinden bakınca daha da tuhaf görünüyor. İçerde birbirimize yalan söylemeyi ve hayal dünyaları yaratmayı neden bu kadar seviyoruz acaba? Gerçek bu kadar korkutucu mu?

Uğur Dündar’ın programından öğreniyoruz ki komutanlar genelkurmay başkanı olmak için Medyum Memiş’in cinlerine başvurmuşlar. Bu ülkede cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve bakanlık yapmış siyasilerin de falcılara, cincilere başvurduğunu biliyoruz. Bunların yönettiği ülkenin nesinden hayır gelir sizce? Bir ülkeye savaş ilan edip etmeyi Memiş’in cinlerine, enflasyon hesaplarını falcı bacılara soran liderler ağırınıza gitmiyor mu?

Bir başka haber Bakan İbrahim Tez’in, dokunulmazlığının kaldırılmak istendiğini bildiriyor. Suçu, izinsiz afiş asmak. Böylesine çarpıcı bir paradoksu Bernard Shaw bile yazamazdı. Ülkenin kaderinde rol oynayan Bakanlar Kurulu’nun her kararında imzası bulunan ve devlet sırlarını bilen bir kişiyi izinsiz afiş asmak suçundan yargılamak…Akıl alacak şey değil

Ama bunlardan da acısı ve komiği, İSKİ hakkında yazı yazan gazetecilerin yargılanacağının açıklanması. Bravo’ Bunu kim düşündüyse helal olsun! Yolsuzlukları yazan basını suçlamak onuru da Türkiye’ye nasip oluyor. Bari eliniz değmişken bir kaç gazeteciyi atıverin içeriye. Köpekleri serbest bırakıp, taşları bağlamış olursunuz.