Yıldırım Akbulut’a acil bir haber iletmişler: “Efendim, maalesef Irak elindeki uzun menzilli füzelerle İstanbul’u vurdu.” “Neresi isabet aldı?…” diye sormuş Akbulut. “Vatan Caddesi’ne düştü efendim.” ” O zaman siz de Bağdat Caddesi’ni bombalayın”
Savaşın dehşeti içinde bile insanlar böyle fıkralar uyduracak, yaşadıkları absürt ortama dayanmak için kara şakalar yapacaklar. İşin kuralı bu. Hem de yalnız biz de değil. Gunther Grass, İkinci Dünya Savaşı’nda bombalarla harabeye dönmüş Berlin’de Soğanlı Mahzen Barı’nı anlatır. “Teneke Trampet” adlı romanının, beni en çok etkileyen bölümüdür bu. Bir sığınağa dönmüş mahzende Berlinliler buluşur. Herkesin önüne tabak içinde bir baş soğan ve bir bıçak konur. Savaşın son günleridir. Sokaklar cesetle doludur. Açlık ve hastalık kol gezmektedir. Mahzendeki Almanlar, önlerindeki soğanı soymaya başlar. Soğan, herkesin gözünü yaşartır. VE her gece yüzlerce Alman, birbirinden utanmadan soğan soyma bahanesiyle hüngür hüngür ağlama olanağına kavuşur.Kara mizahın şaheserlerinden biridir bu. Atari oyununa ya da Amiral Battı’ya benzetilen bu savaş da kendi kara mizahını yaratacak. İnsanlar çıldırmamak için fıkra anlatacaklar.
Scut-u hayal… Saddam’ın füzeleri Scut’lar (bizim TRT spikerlerinin diliyle sukut – aynen Patriot füzelerinin, petroit olması gibi. Hani neredeyse Detroit diyecekler.) bir cephede düş kırıklıklarını yarattı ama acaba hangi cephede? Scut-u hayal, kimyasal ve nükleer başlık yükleyemeyen ve füzelerinin çoğu patriotlar tarafından imha edilen Irak’a mı ait. Yoksa bütün engellemelere rağmen korudukları şehirlerin şutlar tarafından dövülmesini seyreden müttefik kuvvetlere mi?
400 Zorti… Müttefik kuvvetler 17.000’den fazla sorti yapmışlar. Fransızca asıllı ve “çıkış” anlamına gelen bu kelime savaş terminolojimize iyice yerleşti. (mevzilenme karşılığı kullanılan o çirkin konuşlanma gibi) Yetkililerin açıkladığına göre, bizim İncirlik’ten de 400 sorti yapılmış. Oysa Irak sınırındaki köylüler: ” Vallah billah zorti ney görmemişem” diye yemin ediyor. Çünkü, bir balığın karada yaşayamayacağını bilmesi gibi, köylüler de bu işlere karışılmaması gerektiğini öğrenmişler. “Filler dövüşürken, çimenler ezilir”in ne demek olduğunu gayet iyi biliyorlar. Onların 17.000 sortisine, bizim bir tek “zorti”miz denktir ama ne çare ki başta değil!
TABAN MESELESİ… İçişleri Bakanı Aksu Necip milletimiz hakkındaki samimi kanaatini, veciz bir şekilde açıkladı: ” bu millet tabansız.” Oysa millet zaten taban değil mi? Millet mi tabansız, Aksu mu ” taban”sız , bunu zaman gösterecek.
Sİ…EN-EN-E-NEEN… Yukardaki ismi, macera filmlerinin başlangıçları gibi müzikle okursanız ortaya “İyi-Kötü-Çirkin“ filmini aramayacak CNN muhabirleri çıkıyor. Savaşın ilk gecesi Bernard Shaw adlı tuhaf zenci anlatıyor: “Harika, wonderful, amazing! Şurada harika bir patlama oldu. Aman tanrım renklerin güzelliğine bakın. Müthiş bir bomba bu. Şu güzelliğe bak!…“ Heinrich Böll yıllar önce yazmıştı: “Ademoğlu neredeydin?“ …Saddam’ın motosikleti… Yazıya bir Akbulut fıkrası ile başladık. Bir saddam fıkrası ile bitmesi uygun düşer: Saddam Hüseyin, (O, çok ünlü baba-oğul hikayesinin sonunu, “ben sana adam olamazsın dedim, ,Saddam olamazsın demedim.“ biçiminde değiştirebileceğiniz adam.) gençliğinde ömrünün ilk motosikletini almış. Tarık Aiz’i arkasına bindirerek akşam vakti Basra karayoluna çıkmış. Önündeki tek motosiklet farının aydınlattığı yolda delice bir hızla gidiyormuş. Derken karşıdan iki far kendilerine yaklaşmaya başlamış. Saddam; “sıkı tutun Tarık“ demiş “Bak şimdi şunların arasına nasıl geçeceğim.“ Sonuçta ne oldu dersiniz?
