Fransızların Maarif Nazırı Ali Kemale tavsiyeleri şuydu: Modern ilk mektepleri kapatınız. Bunların yerine eski usul cami mektepleri açınız. Bu suretle cahil halkın idaresi daha kolay olur. Memur yetiştirmek için liseler ve yüksek meslek mektepleri açarsınız. Bu tavsiyelerle kendi sömürgelerinde yürüttükleri gerici sistemi Türkiye’ye zorla sokmak ve milli ruhu dağıtmak istediklerini belli ediyorlardı.” Bu satırlan gazeteci Ahmet Emin Yalman’in dört ciltlik anılarının ikinci cildinden aldım. Ahmet Emin Yalman bir Kemalist değil. Hatta din konusunda devletle halkı buluşturmaya çalışan liberal bir görüş sahibi. Ama gördüğü, bildiği ve yakından yaşadığı olaylara tanıklık ediyor. Bugünkü gelişmeleri Yalman’ın anılarında aktardıklarının ışığında yorumlarsak mesela ABD dışişleri bakanlarının niye ısrarla “Türkiye İslam Cumhuriyeti” dediğini daha iyi anlayabiliriz. ABD Başkanı’nın Türkiye ve İslam konusunu niye bu kadar vurguladığı da ortaya çıkar. Cumhurbaşkanımız Sezer’in Bush’u “Türkiye laik bir Cumhuriyettir” diye uyarması boşuna değil elbette. Çünkü Amerika ve Avrupa’dan Türkiye’ye dalga dalga bir İslam modeli geliyor.
İki yıl önce Berlin’de katıldığım bir açık oturumda bulunup da gerçeği görmenizi isterdim. Bazı tanınmış Alman gazeteci, politikacı ve bilim adamlarının konuştuğu panelde tek Türk konuşmacı olarak ben neredeyse suçlu ilan edildim. Çünkü toplantı tamamen Cumhuriyet devrimlerinin Türkiye’de din özgürlüğünü nasıl engellediği konusundaki eleştirilerle ve şimdiki hükümetin bu tarihsel yanlışlığı nasıl düzelttiğine dair övgülerle doluydu. Say ki Berlin’de bir aydın paneli değil de Hacıbayram Camii avlusunda satılan Sebilürreşat dergisinin toplantısı. Aynen bizim eskiden solcu olan, ama şimdi İslamcı liberal kesilen arkadaşlarımız gibi konuşuyorlardı. Ben de elbette karşı çıktım buna. Türkiye’deki İslam anlayışı ve uygulamalarının zaten Araplardan aynı olduğunu, içine Arap milliyetçiliği katılmamış bir İslam anlayışının farkını, Atatürk hareketinin, bu geleneğin doğal bir sonucu sayılması gerektiğini anlatmaya giriştim. Hiçbir Osmanlı sultanının hacca girmediği gibi bazı gerçekleri hatırlatarak, kafalarında yeni bir perspektif yaratmaya çalıştım. Ve sonunda dedim ki: “Türkler bin yıldır Müslüman olarak yaşıyorlar. Yeniden Müslüman olacak halleri yok. Bizim karşı çıktığımız ise Türk Müslümanlığını Vahhabileştirme hareketidir.” Daha sonra onlara bizim halkın eşsiz bir sentez yaratmış olduğunu, Atatürk’ü de sevdiğini, namazını kılıp orucunu tuttuğunu ama içki içmekten de geri durmadığını anlattım. Hakim dedemin hacca gittiği ama babaannemin başını örtmediği örneğini vererek, türban denilen başörtüsü biçiminin Türkiye’de gelenek değil yeni bir moda olduğunu söyledim. Bu konuşma Almanların hiç hoşuna girmedi. Çünkü duymak istedikleri şeyler bunlar değildi.
Avrupa ve Amerika Türkiye’yi giyimi, davranışı ve yaşam tarzıyla, “Batılılık” iddiasından vazgeçirmeye çalışıyor. On yıl sonra İslami kurallara uydurulmuş yaşam biçimini gösterecek ve diyecek ki: “Bakın, size saygı duyuyoruz ama siz bizden değilsiniz.” Bütün Batı’nın değil (bu ayrımı çok önemsiyorum) ama Batı’daki bazı strateji merkezlerinin ve gizli servislerin planı, Türkiye’yi kendi iç dinamikleriyle engellemek.
Not: Bu yazıdaki görüşlerimi geçen yıl da belirtmiştim. Bir hata yaptığımı fark ettim: Gerçeklerin ortaya çıkmasının 10 yıl alacağı tahmininde bulunmuştum. Ama daha şimdiden takke düşüp kel görünmeye başladı. Türkiye’deki dini hareketi yere göğe sığdıramadan destekleyen Avrupa şimdi yine aynı gerekçeyle Türkiye’yi dışlıyor.
