Son günlerde müthiş bir kitap okudum: "Şehir Düştü" adını taşıyan kitap, Bizanslı tarihçi Francis'in satırlarıyla İstanbul'un fethini anlatıyor. Dr. Kríton Dinçmen'in çevirdiği kitap, İletişim Yayınları'ndan çıkmış.
Tarihçi Yeorgios Francis, Bizans İmparatoru Konstantin'in en sadık adamlarından birisi. Kuşatma boyunca da İmparatorun yakın çevresinde bulunmuş. Bizans'ı seven ve İmparatoruna bağlı olan tarihçi, Türk kuşatması altındaki Bizans'ın ruh durumunu, korkularını, kurtulmak için sığındıkları taktik ve duaları bize günü gününe anlatmakta.
Birinci elden ve çok değerli bir görgü tanıklığı.
Francis, Padişah'ın daha 1452 yılında hazırlıklara başladığını ve bu amaca uygun olarak Boğaz'ın darlıklarında bir kale yaptırdığını anlatıyor.
"...sığınağı olarak da kullanacağı bu hisar vasıtasıyla Asya'dan Avrupa'ya geçme planını gerçekleştirebileceği gibi, büyük veya küçük herhangi bir geminin Karadeniz'den şehre inmesine müsaade etmeyecekti.'
Bizans İmparatoru bu planı anlayınca saldırmayı düşünüyor ama yanındakiler vazgeçiriyorlar.
Böylece Rumelihisarı yapılıyor.
***
27 Mayıs gecesi Padişah, bütün gece ve ertesi gün süresince fenerlerin ve ateşlerin yakılmasını ve askerlerinin gün boyunca aç kalarak, yedi kez yıkanmalarını ve bu şekilde oruçlarını buyuruyor.
Daha sonra da orduyu karşısına alarak bir konuşma yapıyor ve surları kuşlar gibi geçmelerini istiyor.
Bunun üzerine "fırtınalı bir denizin uğuldamasını" andıran bir ses kaplıyor ortalığı ve bunu duyan Bizanslılar son saldırının yaklaştığını anlıyorlar.
Francis'in anlattıklarına göre bütün şehir dua sesleriyle doluyor. İkonalar taşıyan papazlar ve halk tanrıya yakarıp, kurtulmaları için dua ediyorlar.
İmparator asillere, komutanlara ve halka bir konuşma yaparak; "Son saatin gelmiş olduğunu biliyorsunuz." diyor. "Tüm diğer şehirlerin kraliçesi olan bu parlak ve şerefli şehir ve vatanımı sizlere emanet ediyorum."
Bu sözlerden sonra İmparator, Ayasofya'ya giderek gözyaşları içinde dua ediyor.
"Sonra kral saraya geldi ve orada kısa bir süre kalarak herkesten af diledi. Gerçekten o sıralarda sarayda duyulmakta olan ağlaşma ve yakarmaları kim tarif edebilir ki? O sıralarda, tahta veya taştan yapılmış olsa dahi insanın ağlamamasına imkan yoktu... Gökteki yıldızlar sönüp gün ışımaya ve de güneş doğuşunun pembeliği doğudan gelmeye başladığında, düşman kalabalığı şehrin bir ucundan diğerine kadar uzanan sonsuz bir sırayı oluşturuyordu."
