Sabah kalkmışsınız.

Bir yandan gazetelere göz gezdirirken, bir yandan da kahvenizi içiyorsunuz.

Dışarısı pırıl pırıl...Camlardan içeri süzülen kış güneşinin parlaklığı içinizde yaşama sevincini kıpırdatmak üzere.

Ama buna hakkınız yok!

Dünyada yaşayan bütün canlıların hakkı olan küçük mutluluklar sizden esirgenmiş.

Çünkü siz bir Türksünüz.

Önünüzdeki gazetede, kopmuş bacaklar, parçalanmış gövdeler size bakıyor.

Bir iş takibine gitmiş, kuyruklara girmiş, masum, çileli insanların kan revan içindeki gövdeleri bunlar.

O kişilerin ailelerini düşünüyorsunuz. Babalarını, analarını, kardeşlerini, çocuklarını gözünüzün önüne getiriyorsunuz.

Siz de babasınız.

"Ya benim çocuğum da orada olsaydı" diye yüreğiniz kabarıyor.

Kısacası "ateş düştüğü yeri yakar" diyemiyorsunuz, çünkü ateş sizi de yakıyor, bizi de yakıyor... Kısacası bütün Türkiye'yi yakıyor.

Bu düşünceler içinde hazırlanıyorsunuz. Evden çıkıp gazeteye gideceksiniz.

Telefon çalıyor:

"Size acı bir haberim var!" diyor Mine... duraklıyor.

Telefon başında kalakalıyorsunuz. Kan beyninize doğru fışkırıyor, o bir tek saniyede adrenalininiz yükseliyor.

"Acaba kim?" diye düşünüyorsunuz delice bir hızla. "Bu sefer hangi arkadaş! O mu? Bu mu? Hayır, hayır, olmasın!.. Allahım olmasın!"

Aklınıza gelen ihtimallerden dolayı çıldıracak gibi oluyorsunuz.

"Muammer Beyi kaybettik!"

Bir yumruk tıkanıyor boğazınıza. Önce vurulduğunu düşünüyorsunuz. Sonra kalp krizi olduğu söyleniyor.

Hemen koşup gazeteye geliyorsunuz. Herkes üzgün, herkes yaralı..

"Daha dün..." diye başlayan konuşmalar...

XXX

Bir insanın ne kadar sevildiği en çok ölümünde anlaşılıyor. Muammer Bey'le ilgili öyle güzel şeyler anlatıyor ki yakınları.

Yaşar Kemal arıyor ve "Çok ama çok üzüldüm" diyor. "En iyi gazetecilik arkadaşlarımdan biriydi. Tanıdığım en dürüst insandı."

Sonra 12 Mart dönemini anlatıyor. O dönemde Yaşar Kemal'in karısı Thilda tutukluydu. Saçmasapan bir davadan yargılanıyordu.

"Muammer'in ağabeyi Muzaffer Bostancı davaya bakan hakimdi. Muammer ne yapar eder, her duruşma gününde Ankara'dan İstanbul'a gelirdi. Bizi hiç yalnız bırakmamıştı.'

XXX

Böyle ölümlerde hep bir şarkı aklıma geliyor. Yağmur Atsız'ın dizelerinden bestelediğim şarkı:

Bir kitaba başlar gibi

Koşarken yavaşlar gibi

Ölen arkadaşlar gibi

Sessiz, sitemsiz.