Dan Brown’ın kitapları bütün dünyada moda. Hangi ülkeye yolum düşse havaalanlarında, metrolarda onun kitaplarını okuyan insanlar görüyorum. Özellikle Da Vinci Şifresi kitabı Türkiye’de de çok satış yaptı. Şimdi iki kitabı daha piyasada: Dijital Kale ile Melekler ve Şeytanlar. Oldum olası gerilim romanlarını okurum ben. Bu türün büyük ustaları arasına giren John Le Carre, Len Deighton, Clive Cussler, Tom Clancy, Robert Ludlum dünyada milyonlarca okura ulaşmış yazarlar. Ayrı bir tür sayılması gereken Stephen King ve Dean Koontz daha da büyük bir okur kitlesine sahip. Stephen King’in filme de çekilen “Misery” kitabı ile Dolores Clyburn adlı romanı çok ilginç. Geçenlerde bu yazarın romanından yapılmış “Gizli Pencere” filmini gördüm. Johnny Depp oynuyordu ve hikaye başından sonuna kadar Rus edebiyatına göndermelerle, oradan alınmış temalarla doluydu. Yazar olan ana karakter, aynen Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri’ndeki İvan gibi iki kişiliğe bölünüyordu. Johnny Depp’in filmin başında hiç kalkmadığı, üzerinde sürekli uyuduğu divanı bile Gonçarov’un Oblomov romanından alınmış gibiydi. Belli ki bestseller yazarları dünya edebiyatının ana temalarından ve kişiliklerinden yararlanma yolunu seçiyorlar. Dekor olarak da ilginç mekanlar seçiyorlar: Melekler ve Şeytanlar romanı İsviçre’de CERN’de başlıyor. Geçen yıl Orhan ve Sevil Akalp dostlarımızın davetiyle bu ilginç bilim merkezini gezmiştik. Yerin altında, otuz kilometre çapında ve yedi bin fizik mühendisinin çalıştığı bir bilim merkezi düşünün. Bir kısmı İsviçre, bir kısmı Fransa sınırları içinde kalıyor. Burada “big bang’ı küçük çapta gerçekleştirme projesi dahil, çeşitli denemeler yapıyorlar. www yani worldwide web de burada bulunmuş. CERN’i gezmek başlıbaşına bir heyecan kaynağı. Dan Brown ilginç mekanlar seçmenin ötesinde romanlarını gizli işaretler, fanatik tarikatlar ve bilinmedik ayrıntılar üzerine kuruyor. On iki yıl önce, bati dillerinde katil anlamına gelen “assasin” kelimesinin Hasan Sabbah’ın “Haşhaşiyun” tarikatının adından türediğini yazmaya başlamıştım. Epeyce durdum bu konunun üstünde. Şimdi bu bilgiyi Dan Brown’ın kitabında gördüm. Bu da gösteriyor ki “çok satan kitap” yazarları, dünyanın bilgi ve edebiyat birikiminden bol bol yararlanıyorlar. “Çok satan” kategorisine giren romanlar, hiçbir zaman insan ruhunun ulaşılmaz derinliklerini araştıran gerçek edebiyatın yerini tutamaz ama büyük kitlelere kitap okuma alışkanlığı kazandırmaları da hoş bir şey.