Sizi bilmem ama ben son günlerde Türkiye’deki gündem maddelerinden fena halde sıkılmaya başladım. Her akşam televizyon haberlerini açıyorum: İSKİ yolsuzluğu, Ergun Göknel’in maceraları, eski karısı, yeni karısı, çatık kaşlı Bogart tavırlı muhabirlerin İSKİ’yi, mali polisi teftişi, Ankara’dan bir iki siyasi haber vs. Sabah gazeteleri karıştırıyorum. Gene aynı haberler: Güneydoğu, Ankara kulisi vs. İşte bütün bunlardan fena halde sıkıldığımı itiraf etmek zorundayım. Hele yabancı basını okuyup, bati televizyonlarına bakınca dünyanın gündeminin ne kadar dışına düşmüş olduğumuzu dehşetle kavrıyorum.
Biz kendi gündemimizin peşine takılmış giderken, Ağustos ayının son günlerini yaşamakta olduğumuzu unutuyoruz. Oysa, yazı bitirip sonbahara girişimiz öyle önemli ki… Yaprakların sararmasını izlemek az iş mi? Nazım bir şiirinde “Mesela bir sincap kadar ciddiye alacaksın yaşamayı…” der. Gerçekten de sincaplar çok ciddi hayvanlardır. Hatta temel konularda bizden daha ciddidirler çünkü yaşamlarını doğanın ritmine uydurmayı başarmışlardır. Biz ise günden güne bu uyumu yitiriyoruz.
Eski kuşaklar doğaya daha yakınlardı. Cengiz Aytmatov, Alatav dağlarını gösterip, dedelerinin her yıl toplanıp, dağlardaki karın miktarını ve o bahar karlar eriyince akacak suları konuştuklarını anlatmıştı. “Şerne” diyorlardı bu toplantılara. Ve usul usul çay içip, doğayı konuşuyorlardı. Su diyip de geçmeyin. Türk halkı “havası, suyu iyi” yerleri sever ve nasıl haklı olduklarımı ve iyi suyun insana nasıl servetler kazandırabileceği şu hikaye özetler: Abidin Dino bir gün Yeniköy’de dolaşırken Adana’dan tanıdığı Hacı Ömer’e rastlamış. “Vay Hacı Ömer, ne arıyorsun burada?” diye sorunca Hacı Ömer, “Burada bir mülk aldım Abidin bey” demiş. Abidin bey, nedenini sorunca da “Bahçesinden öyle güzel bir su çıkıyor ki.” demiş “Bal gibi!” Böylece Sabancı ailesi Yeniköy’deki meşhur atlı köşkün sahibi olmuş. Su meselesini ciddiye almanın yararlarını görüyor musunuz?
Yukardakine benzer bir öyküyü de Murat Karayalçın anlattı. Ankara valisi Abidin Paşa (Abidin Dino’nun dedesi olsa gerek), Ankara’da kendisine bir konak yaptıracak olmuş. Dokuz tane ciğer aldırmış ve şehrin tepelerine astırmış. Bir süre sonra ciğerler çürümüş elbette. En geç çürüyen ciğerin olduğu tepeye konağını diktirmiş. Bu semt şimdi Abidinpaşa diye anılıyor.
İşte böyle; siz siz olun, arada bir gündelik haberlerden başınızı kaldırıp hayata, doğaya, sararan ağaçlara, iyi sulara ve havası sağlam tepelere bakmayı unutmayın. Zararlı çıkmazsınız.
