İlk filmim olan "Yer Demir Gök Bakır"ı bitirdiğim günlerdeydi. Bütün dostlar filmin nasıl olduğunu sorarken, Mübeccel Kıray, "Bırakın nasıl olduğunu." demişti. "Bir filmi bitirebilmiş olmak müthiş bir şey." O günden beri aklımdan çıkmayan bir sözdür bu.

İzleyicilerin rahat koltuklara gömülerek ya da televizyon ekranı başında bira içerek seyrettikleri iki saatlik filmler için harcanan emek sadece akıl dışı olarak nitelenebilir.

Ünlü yönetmen İngmar Bergman sinemayı bıraktığını ve artık film çevirmeyeceğini açıklarken, "Kırkbeş saniyelik bir sahne için altı saat uğraşmaktan bıktım." diyordu.

Sıradan seyircinin bir kaç saat içinde çekiliverdiğini sandığı bir filmin en ufak sahnesi için günlerce ter döken kırk-elli kişilik gruplar, sabahın köründe şafağı bekleyen sinema ekipleri, bir aktörün odadan yürüyüp çıkması için dört saat ışık yapan görüntü yönetmeninin, mikrofon gölgesi düşmesi üzerine bütün ışık sistemini değiştirmeye kalkması gerçekten de akıllı işi değil.

Bütün bunları yapabilmek için sinemayı sevmek ve bu işe gönül vermiş olmak gerekir.

Sinemacı olmak bir tutku sonucu göze alınan fedakarlıklar bütünüdür. Bu yüzden bütün dünyada, bir görüşte anlayacağınız "film people" (Film insanları) denilen bir insan türü gelişmiştir.

Eskiden Türk sinemasında da bu evrensel dili konuşan insanlar ve sinema emekçileri vardı. Ne yazık ki onların da bir kısmı bu genel yozlaşmadan nasiplerini aldılar ve sinema ile heyecanlanan insanlar, birer köşe dönmeci, dalaveracı sahtekarlara dönüştüler.

Şu sırada çekmekte olduğum "Şahmaran" filminin deneyleri bana gösterdi ki, bu ülkede iyi bir film yapmak gittikçe güçleşmekte.

Ortalık, "Yeşilçam" denilen azgelişmiş sinema standardının korkunç hırsı ve cahil bilgiçliğiyle dolu.

Bir kaç kişi hariç, filmde çalışan insanların, o filmle ilgili en ufak bir heyecan duyduğunu, güzel bir sahneyle coştuğunu, zor kotarılmış bir çekim sonunda keyiflendiğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz demektir.

Bütün dünyada film çekiminin temel kuralları olan bu heyecanlar, Türkiye'de törpülenmiş ve kafaları bir bezirgan pazarlığıyla dolu insanların tepiştiği bir panayır haline gelmiş.

Oysa gerçek sinema bütün bu sorunların ötesinde insan ruhlarıyla uğraşmayı, karakterler yaratmayı, bir insanın dudak kenarlarında beliriveren bir çizgiyle bütün bir yaşamın hüznünü özetlemeyi becerme sanatıdır.

Ne yazık ki şu barbar düzenimizde buna olanak yok!

Ve bu ortamda iyi bir film yapabilmek, Topkapı trafiğinde kurallara uygun ve düzgün araba kullanabilme uğraşından pek de farklı değil!