Biliyorum canınız sıkılıyor! Acı çekiyorsunuz! “Bu işler neden böyle? Her şey neden kötüye gidiyor? diye soruyorsunuz kendi kendinize. “Çok sevdiğim ülkemi tanıyamıyorum artık. Bu insanlar benim insanlarım mı?” diye içiniz içinizi yiyor. Gündelik yaşamınızı süsleyen küçücük mutluluklar, ülkenin politik ve sosyal yaşamındaki gerginliklerle gölgeleniyor. Sevinçlerinizin üzerine terör gölgesi düşüyor. Sevdalarınız yarım kalıyor. Ağız dolusu gülemiyor, yaşamın çılgınca ritmine kapılamıyorsunuz. Ilık Eylül günlerinin hafif bir iç burukluğuyla karışık sonbahar keyfini çıkarmanız engelleniyor.

Yollarda otomobilleri üstünüze sürüyorlar. Bir kamyon cenneti olan ülkede bütün yollar tarih öncesi canavarları gibi üstünüze gelen kamyonlarla, çıldırmış gibi sizi yolda çıkaran otobüslerle dolu. Bazen kendi kendinize “Kamyon görmekten bıktım artık.” diyorsunuz. “Tuğla görmekten de mıcır, çakıl, kum, inşaat, gecekondu görmekten de bıktım. Sokaklarda yürümek istiyorum. Yürürken dizlerime kadar çamurlara gömülmeden hem de.”

Televizyon kanalları arasında dolaşıyorsunuz ve bazı programlar ağzınızı açık bırakıyor. Sizin dilinizi konuşan bazı insanlara bakıyorsunuz ve “Kim bunlar? Nereden çıktılar? “ diye soruyorsunuz. “Bu insanlar benimle aynı kültürden, aynı kökten, aynı çevreden olamaz.” diye düşünüyorsunuz. Gece yattığınızda insan ilişkilerinin acımasız rendeleri törpülüyor beyninizi. İş yerinde, sokakta, apartmanda yaşayan sizi çevreleyen insanların davranışlarını anlayamıyorsunuz. “Bana neden böyle davranıyorlar?” sorusu, bir diş oyma aleti gibi sinsi sinsi sabaha kadar oyuyor yüreğinizi. Boğulacak gibi oluyorsunuz. Zehirli kükürt dumanlarıyla tıkanmadığımız, tertemiz bir gökyüzünü çekmek istiyorsunuz içinize.

Bir takım dostlarınızın yüzü geliyor gözlerinizin önüne. “Neden bu kadar ihtiraslılar? Nedir insanları çılgınlaştıran bu tutku? Birbirlerinden ne alıp veremedikleri var?” Yanıtsız sorular bunlar. Kimse size yardım edemiyor, kimse size yol gösteremiyor. Kimi zaman kendi kendinize bile itiraf etmekten korktuğunuz bir düşünce, zehirli bir engerek gibi çörekleniyor beyninizin içine: “Tanrım, neden dünyanın bu yöresinde doğdum? Bu kadar acı çekmek zorunda mıydım?”

Ey dostlar! Sevgili dostlar! “Yukardaki satırlar benim durumumu anlatıyor. İşte ben! İşte ben!” diyen dostlar. Siz, biz milyonlarcayız. Hiçbirimiz yalnız değiliz. Bütün bunlar bir araya gelemediğimiz için, “İnsanca bir yaşam özlemini” savunan sesimizi yükseltemediğimiz için oluyor. Dünyanın en gelişmiş denetim örgütü olan “sivil toplum” biziz, bizleriz. Politika dışında bir etkinlik mekanizmasının yeni yeni farkına varıyoruz.