Geçenlerde Murat Karayalçın’a İsveç’e gideceğimi ve oradaki sosyal demokrat çevrelerle görüşeceğimi söyledim. Gitmişken partilere yapılan bağışlarla ilgili yasal düzenlemeleri de incelememi rica etti. Belli ki bu konu kafasını çok kurcalıyordu. İSKİ-SHP ilişkisindeki suçlamalar, partiler ve bağışlar sorununu halkın gündemine sokmuştu. Aslına bakılacak olursa İSKİ skandalından çok önce başlamış bir sorundu bu. Türkiye’deki büyük yolsuzlukların hepsinin altından, iktidar partileriyle ilişkiler çıkıyordu. Kısacası “Bal tutan parmağını yalıyor” du. Bu konu benim de çok ilgimi çektiği için batı demokrasilerindeki yasal düzenlemeleri öğrenmeye çalıştım. Özellikle Almanya’daki duruma bakınca, hiç bir yasal düzenlemenin yeterli olmayacağı, kirlenmiş bir toplumda yasa dışı işler için her türlü yolun bulunabileceği anlaşılıyor.
Almanya’da partilerin kabul ettiği bağışlar, açıklık ilkesine bağlanmış durumda. Bir parti herkesten bağış kabul edebilir ama bunu kayıtlarına geçirmesi ve resmi biçimde deklare etmesi koşuluyla. Bütün bağışların açıklandığı bir düzende, o partiyle çıkar ilişkisine girmiş kişilerin bağışları elbette ki kamuoyunun ve yargının tepkisini çekecek. Hele, bağış yapan kişi ya da kuruluşun o partiden bir çıkar sağladığı anlaşılırsa buyurun cenaze namazına. Böylece Alman sistemi, partileri hem serbest bırakmış hem de bağlamış oluyor. Dürüst bağışlara bir şey diyen yok. Ama çıkar sağlamak için verilmiş bağışlar, yasanın pençesinden kurtulamıyor. Ne kadar güzel bir sistem değil mi?
Ne var ki böyle güzel bir düzenlemenin bile çaresini bulmuşlar: Her siyasal partinin kendisini destekleyen yan kuruluşları yani vakıfları var. Bu vakıflara yapılan bağışlar yurt dışına gidiyor, bazı ülkelerde aklanıyor ve partiye bağış olarak geri dönüyor. Böylece kaynağı belirsiz ya da çok ilişkisiz fonlar akmaya başlıyor partiye. Örneğin Arjantin’de oturan bir sempatizan çok büyük bir ödemede bulunuyor. Ya da Sri Lanka üzerinden gelen bazı paralar partinin kasasına giriyor. Bu durumda, partilerle bağış yapanlar arasındaki ilişki, bitmek tükenmek bilmeyen bir labirentin gölgeli koridorlarında yitip gidiyor.
Gene de açıklık ilkesi, bizdeki vurdumduymaz tutumdan daha doğru. Türkiye’de Murat Karayalçın’ın başlattığı yöntemle, bütün siyasi partilerin şeffaflaşması ilk adım. Daha sonra Almanya’daki gibi vakıflar ve uluslararası ilişkiler gündeme gelebilir ama gene de saydamlıktan başka çaresi yok bu işin.
