Kıbrıs konusu adam gibi tartışılamadığı için susmayı tercih eder hale gelmiştim. Çünkü bir kesim, “Masadan kaçan taraf biz olmayalım. Biraz da Rumlar sıkışsın” diyenleri vatan hainliğiyle suçluyor, öteki kesim Annan planını kayıtsız şartsız kabul etmeyenleri “şoven” olarak damgalıyordu. Bazı etkili çevreler ise adadaki Türk siyasetçilerini iki kesime ayırıyor ve bunları “iki h” olarak adlandırıyordu: Hainler ve hırsızlar. Bu durumda, bırakın ulusal bir konuyu, en yalın bir sorunu bile tartışmak mümkün değildi. Bu yüzden içimden “Allah akıl fikir versin!” demekten başka bir şey gelmiyordu. Ama son günlerdeki gelişmeler Ankara ve Lefkoşa’da aklın yavaş yavaş galip gelmeye başladığını gösteriyor. Acaba diyorum Lozan’dan bu yana ilk kez, ulusal çıkarları korumanın küfür etmekten geçmediğini anlamaya başladık mı? Lahey’de Denktaş’ın masayı terk ettiği ve Annan planını görüşmeyi reddettiği günlerin hemen sonrasındaydı. Avrupa Konseyi’nde Kıbrıslı milletvekilleri ile konuşuyorduk. Denktaş yanlısı bu milletvekillerine sordum: “Eğer Türk tarafı bu plana evet deseydi, Rum kesimi de evet der miydi?” “Hayır demezdi.” “Emin misiniz?” “Evet! Çünkü Annan planı Rumların işine gelmiyor.” “Peki, biraz sabrederek niye planı onlara reddettirmediniz de siz oyunbozan durumuna düştünüz?” Bu sorum üzerine milletvekilleri önce birbirlerine baktılar; sonra boyunlarını büktüler ve “Denktaş Bey öyle istedi!” dediler. Bu görüşü kaç kez yazdım, Ankara’da yetkili kişilerle konuştum ama gelin görün ki CHP’ye bile kabul ettiremedim. Şimdi görüyorum ki iş rayına oturuyor, Türkiye ilk kez dünyanın gözünde “oyunbozan” durumuna düşmüyor ve karşı tarafı zorluyor. Bize de kutlamak düşüyor. Bir iki hafta önce bu köşede bir uyarı olarak yayınlanan “Denktaş’tan daha fazla Denktaşçı olmak!” durumu, bazı kişileri zor duruma düşürebilir ama ne yapalım; kendi düşen ağlamaz.