BİRKAC gün önce yakın dostlarımla bir akşam yemeğindeydim.
Zekalarına ve iyi niyetlerine güvendiğim dostlarımdan birisi milletvekili, birisi belediye başkanı, birisi de üst düzey şirket yöneticisiydi.
Söz dönüp dolaşıp sosyal demokrasiye ve CHP'ye geldi.
Şirket yöneticisi arkadaşımız, işveren kesiminde sosyal demokrasiye büyük bir sempati doğduğunu anlattı.
Birkaç yıl öncesine kadar sol eğilimden nefret eden ve konuşurken "Affedersiniz komünistler..." deme gereğini duyan patronların bile bugün Türkiye'nin kurtuluşu için, etkin bir sosyal demokrat yönetim istediklerini belirtti.
Arkadaşımın anlattıklarına hak verdik. Bu eğilimi biz de gözlüyorduk.
***
BUNLARIN hepsi güzel.
Ne var ki sosyal demokrasinin varoluş nedeni, işverenin değil, işçinin desteği.
Eğer Türkiye'nin özel koşullarında beliren laiklik ve cumhuriyetçilik ilkelerini bir an paranteze alırsanız, geriye sosyal demokrasinin asli görevi olan ezilen kesimlere, çalışanlara, sömürülenlere, etnik ve dini sebeplerle dışlananlara, ulusal gelirden pay alamayanlara, insan hakları ihlalleri kurbanlarına, emeklilere, yaşlılara, hastalara sahip çıkma görevi kalır.
Avrupa sosyal demokrasisini var eden ilkeler bunlardır.
Türkiye'deki sosyal demokrat hareket ve CHP de bu ilkelerin dışında düşünülemez.
***
İŞTE zorluk da bu noktada başlıyor.
Çünkü sosyal demokrat hareketin doğum yeri olan Avrupa'da bile, bu kesimlere sahip çıkmak zorlaşmakta.
Avrupa sosyal demokrasisi kendisine çıkış yolları ve yeni tanımlar arıyor.
Dönem, Tage Erlander'lerin, Willy Brandt'ların, hatta Olof Palme'lerin dönemi değil.
İnsanların yaşama süresi uzuyor. Avrupa yaşlanıyor. Dolayısıyla bakıma muhtaç ve sosyal yardımla geçinecek kesimin sayısında büyük artışlar meydana geliyor.
Toplumun çoğunluğunu oluşturan bu yaşlı kesimin geçimi, hastane, ilaç, ameliyat giderleri çalışan kesimin sırtına biniyor.
Ve sonuçta çalışan her kişi, üç kişiye bakmak zorunda kalıyor.
Bir yandan da dış pazarlardaki rekabetin artışı ve işyerlerinde otomasyona geçiş, çalışan nüfusa duyulan gereksinmeyi azaltıyor.
Bugün Avrupa'da müthiş bir işsizlik var. Ve bu eğilim giderek tırmanmakta.
Bu gelişmeler sosyal devlet olgusunu tehlikeye düşürüyor.
Çünkü hem işsizlik sigortası, hem hastane giderleri, hem de emeklilik ücreti ödeyen devlet, bu giderleri nereden karşılayacağını bilemez duruma düşüyor.
İsveç gibi sosyal demokrasiyi neredeyse ideal ölçülerde uygulayan bir ülke bile, sosyal devlet ilkelerinden büyük ödünler vermeye başladı.
***
BÜTÜN bunlar bir niyet değil, olanak meselesi.
Kaynak yaratamazsanız, ezilen kesimlere sahip çıkma vaadiniz bir ütopyaya dönüşür.
İşte sosyal demokrasinin hem Avrupa'da hem de Türkiye'de karşılaştığı en büyük engel bu.
