İSTANBUL'daki inanılmaz katliamdan sonra insan bir kez daha suç ve ceza kavramları üzerinde düşünmeden edemiyor. İnsanlık kadar eski kavramlar bunlar! Adem'le Havva'nın yasak meyveye el sürdükleri için cennetten kovulmalarına kadar gidiyor.

***

BAŞTA Dostoyevski olmak üzere birçok yazar, suç ve cezanın ayrılmaz bütünlüğünü anlattı: Aynen geceyle gündüz, suyla ateş gibi...
Ne var ki cezanın bir intikam aracı mı, yoksa suçluyu topluma yeniden kazandıracak bir eğitim kurumu mu olduğu sorunu bir türlü çözülemedi.
Hele Türkiye, bu konuda en kötü sınav veren ülkelerden biri.

TAŞLARI BAĞLAMAK METODU

Diyeceksiniz ki "Bu durumda nasıl ceza ve infaz sisteminden söz edebiliyorsun. Türkiye daha suçluyla suçsuzu ayıramıyor ki!"
Doğru!
Türkiye bu konuda "Taşları bağlayıp, köpekleri serbest bırakmak" metodunu benimsemiş görünüyor.
Ülkede kan gövdeyi götürürken düşünce adamlarına, yazarlara odaklanmış bir sindirme harekatıyla karşı karşıya kaldık.
Son olarak Çetin Altan'a da dava açıldı. Yetmişini geçip de mahkeme kapısına düşmeyen yazar yok!
Bütün sanatçı ve yazarlar, devlet ve toplumun yargılarına denk düşemez ki! Bazıları da eleştirir.
Çetin Altan ve Yaşar Kemal'den, devlet töreniyle gömülen birer Zeki Müren olmaları beklenmemeli. Kişilikleri ve duruşları farklı.

***

ŞAHİN Alpay'ın yazısından öğreniyoruz: "Gümrük ve polis yetkililerinin belirlemelerine göre, bugün Britanya'da ele geçirilen eroinin yaklaşık yüzde 80'i (yanlış okumadınız, yüzde sekseni) Türkiye üzerinden geliyor. Öteki Batı Avrupa ülkelerinde de durum aşağı yukarı bu."
Dehşet verici değil mi!
Türkiye'nin sokakları çete savaşlarına sahne olurken, yalnız İstanbul günde 5 milyon dolarlık kumar gelirini paylaşırken, "13 leşim var" diyen kabadayıdan "Sayın" diye sözedilirken Türkiye, yazarının çizerinin peşine düşmüş. Çok yazık!

UYKUCULAR

AMERİKA'da da bu hafta gösterime giren yeni film "Uykucular" adını taşıyor ve ülkedeki ceza sistemini yerden yere vuruyor.
Acaba şimdi filmin yönetmeni Barry Levinson'a dava açarlar mı dersiniz. Filminde, "Güvenlik güçlerini kötü göstermeye çalışarak devletin manevi şahsiyetini tahkir" suçu falan bulurlar mı?
İster misiniz; Robert de Niro, Dustin Hoffman gibi oyuncuların eline kelepçe takıp sürünsünler.
Neyse, şimdilik böyle bir şey yok.
Film piyasaya çıktığı bu hafta sonu 12 milyon dolarlık iş yaptı.
"Uykucu", ıslahevine düşen çocuklara verilen bir isim.
New York'un bir kenar mahallesinde top oynayıp, kızları dikizleyerek, sıcak yaz günleri Hudson nehrinde yüzerek yoksul ama güzel bir çocukluk süren dört arkadaş, oyun gibi başlayan bir şakanın kötü sonuçlanmasıyla ıslahevine düşüyorlar.
Burada, onları eğitmek ve topluma kazandırmakla görevli gardiyanlar tarafından işkence gören ve cinsel tacize uğrayan çocuklar, ıslahevi sayesinde toplum dışı birer suçluya dönüşüyorlar.
Gerçek bir öyküye dayanan film, gerçekten çok etkileyici.
Batı toplumları, sanatçıları ve yazarları yoluyla vicdan muhasebesi yapıyor, kendini eleştiriyor, kuytu köşelerde kalmış devlet ve toplum suçlarının üzerine ışık tutuyor ama Türkiye bu konuda giderek tahammülünü yitirmekte.
Hangi tutum doğru dersiniz?