İnsanların ne kadar bağrı yanmış. Ne kadar umutsuz, umarsız kalmışlar. Ne kadar üzüntü içindeler. Dünkü yazım üzerine gelen mesajları okurken, isyanımda yalnız olmadığımı fark etmenin ferahlatıcılığı, durumun kilitlenmişliğinin acısına karıştı. Evet, bu ülkede sağduyulu, efendi, evrensel insan değerlerine sahip bireylerin sayısı hiç de az değil ama kendilerini ifade edecek bir parti, bir kurum bulamıyor ve köşelerinden olan biteni seyrediyorlar. Esas kilitlenmişlik burada. Umut olması gereken siyasi kurumlar keyfi idarelerle, iyice şişmiş egolarla ve yanlış kararlarla baraj sınırlarında sürüklenirken, atı alan Üsküdar’ı geçiyor. Bu durumda bazı insanların aklına, uygar ve aydınlık insanları temsil eden yeni örgütlenmelerin mümkün olup olamayacağı sorusu takılıyor. Ne yazık ki Türkiye’nin geldiği noktada bu da çok zor. Bu ülkede her şey para oldu artık. Trilyonlarca lira dökmeden kimse parmağını kıpırdatmıyor. Seçimlerde, partili gençler bile afiş asmak için para istiyor. Ülkeyi ve dünyayı değiştirmek isteyen gençler, kendi çevrelerinde azınlıkta kalıyor, garip bir yaratık olarak görülüyorlar. Üstüne üstlük basının da bu harekete vize vermesi gerekiyor. Mustafa Kemal Paşa, kurtuluş hareketinin başarısını biraz da her eve giren televizyon çağının başlamamış olmasına borçluydu. Eğer 1919’da özel televizyonların halk üzerindeki gücü bu kadar fazla olsaydı, Damat Ferit yanlısı bir iki kanal Mustafa Kemal Paşa’yı iftiralarla bunaltır ve meşru hükümet tarafından asi olarak nitelenip idama mahkûm edilmiş olan büyük adamı çok zor durumda bırakırdı. Belki buna bile gerek kalmaz, sabahın köründen gece yarısına kadar ekran karşısında göbek atan, üç beş kişinin özel hayat dedikoduları ile uyuşan halk savaş zahmetine katlanamazdı.İşgal kuvvetlerine karşı çevrilmiş bir iki film seyreder, sanal olarak Yunan’dan İngiliz’den intikamını alır rahatlardı.
Bir başka konu da “Türkiye’nin seviyesinin düşmüş olduğu” saptamamız. Bir okurum buna katılmamış. Keşke haklı olsaydı. Ama kuşkuluyum. Toplumda düzgün insanlar var olmasına var ama çoğunluk böyle mi acaba? Kente göç etmiş, geleneksel ahlaki değerlerden kopmuş ama yeni bir değer sistemi de oluşturamamış milyonlarca kişinin zevkini, yaşam biçimini, neler izlediklerini, nelerden hoşlandıklarını görüyorsunuz. Hayatın bütün alanlarında çarpık değerlere sahip olan bir kişi, siyaset konusunda nasıl doğru çizgi izler? Böyle bir şey mümkün mü? Bir kenar mahalle kahvehanesinde yaşlı bir adam elimi tutup şöyle demişti: “Sen çok üzülüyorsun. Üzülme, süt neyse kaymak da o olur! “Belki de haklıydı. Hiç inanmak istemiyorum ama belki de sorun süttedir artık. Umarım yanılıyorumdur.
