Bugün tartışmakta olduğu-muz "yönetim" sorunla-rı sadece bize özgü değil. İnsan toplumları her dönemde bu işle uğraşmış.
Ve çözümler geliştirmiş.
İşte bugün, bu konudaki en önemli örneklerden birini paylaş-mak istiyorum sizinle.
Yıl: 1803.
Yer: Amerika Birleşik Devletleri.
Yüksek Mahkeme Başkanı John Marshall, "Marbury-Madi-son" davasında bir karar veriyor ve tarihi değiştiriyor.
(Birçok yorumcu bu olayı, Ame-rika'yı Amerika yapan karar ola-rak yorumlama eğilimindedir.)
Yargıç Marshall, Amerikan anayasasının, Yüksek Mahkemeye önemli bir yetki verdiğini savunur. Bu yetki, Kongre'nin yaptığı yasala-rın Anayasaya uygunluğunu denet-lemek, hatta gerekirse iptal etmektir.
Yargıç Marshall 1803 yılında bu yetkiye dayanarak ilk kez kon-grenin bir kararını geçersiz sayar ve böylece Anayasa hükmü hayata geçmiş olur.
Bu karar, bir dönüm noktasıdır.
Yargıç Marshall, kendisi farkında olmasa bile bütün dünyada gerçek demokrasilerin ku-rulmasını sağlayacak bir karar ver-miş ve böylece Amerikan başkanla-rından daha büyük bir üne ve ölüm-süzlüğe kavuşmuştu.
Atanmış yargıçların, seçilmiş meclisin kararları üzerindeki yetkisi-ne karşı çıkanlar Marshall'a "Tayin-le gelen kral" adını takmışlardı.
Ama tarih politikacıları değil, Marshall'ı doğruladı.
Çünkü dünyanın herhangi bir ül-kesinde, herhangi bir zaman dili-minde meclis çoğunluğunu ele geçi-ren kişiler çok yanlış yasalar da çıka-rabilirler.
Bir yasanın meclisten çık-mış olması, mutlaka demokra-tik ve doğru olduğu anlamına gelmez.
Yasanın, anayasaya uygun olup olmadığına karar verme yetkisi, atanmış yargıçlardadır.
Marshall'ın kararıyla Anaya-sa'yı yornumlama yetkisinin politikacılara değil, anayasa mahkemelerine ait olduğu ilke-si de kabul edilmiş oldu.
Gördüğünüz gibi en modern toplumlar bile bu aşamaya sancılı mücadeleler, araştırmalar so-nunda geldiler.
Kuvvetler ayrılığını temel ilke olarak benimseyen demokrasi reji-minde, hukuk kavramları ile yasa-ma arasındaki ilişkilerin çok sağlam zeminlere oturması gerekiyor.
Aslında bizim de sorunumuz bu.
Kuvvetler ayrılığı ilkesini uygula-yamıyor, yargı, yasama ve yürütme-yi birbirinden kesin çizgilerle ayıra-mıyoruz.
Doğru ve ülkenin gereklerine uy-gun bir anayasa yapıp, bu temel ku-ralları yasama meclisinin olmazsa olmaz kuralı haline getiremiyoruz.
Dolayısıyla "hukukun üstün-lüğü" kavramı öne çıkıyor.
Hukukun üstünlüğünü sağla-mak yolunda atılacak, küçük ya da büyük her adımı destekliyoruz.
Ve politikacıların, yüksek mah-keme başkanlarını"tayinle gelen kral" olarak suçlamasını doğru bul-muyoruz.
