Dünya Değişirken – Zülfü Livaneli

Deniz Baykal, kurultay konuşmasında çok önemli bir şey söyledi: Cumhuriyet Halk Partisi‘nin dünyada bir örneğinin bulunmadığını, devletten önce kurulmuş bir parti olduğunu ve “uluslaşma” ilkesini hayata geçirdiğini kaydetti.
Derinlemesine bir sözdü bu. Düşünülmüş, ölçülüp biçilmişti ve son zamanlarda üzerinde çok kafa yorduğum, konferanslarda anlattığım, hatta “Yine Düşünce Özgürlüğü, Yine Türkiye” kitabında yazdığım bir teoriyi doğrular nitelikteydi.

DEVLET Mİ ULUSTAN ÇIKAR, ULUS MU DEVLETTEN?

19. yüzyılın uluslaşma süreçleri dünyanın birçok yerinde ‘nation – state’ diye anılan ulus devletler yarattı.
Bu ülkelerdeki olgu, önce ulusun bir bütün olarak, duygu, din, dil birlikteliğine ulaşması ve bu tarihsel koşullanmanın bir devlet organizasyonuna dönüşmesiydi.
Oysa üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu‘ndan arta kalan Anadolu halkı, içinde Kafkaslardan Balkan halklarına, Türkmen boylarından Arap yarımadası kabilelerine, Mezopotamya’nın arkaik kültürlerinden Rumlara kadar nice değişik dil, din, soy ve folklor barındırmaktaydı.
Osmanlı İmparatorluğu’ndan 20’nin üzerinde ulus devlet çıkmıştı ama uluslaşma sürecini tamamlayamayan son halklardan biri de Türklerdi.
Bu yüzden İttihat Terakki‘nin Kürt asıllı Ziya Gökalp‘e dayandırdığı Türkçülük tezi, yeni kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası‘nın da ilkesi oldu ve bu partinin kurduğu devlet bir ulus oluşturdu.
Dünyadaki süreç tersine dönmüş ve ulus – devlet yerine, devlet – ulus modeli doğmuştu.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti‘nin böylesine alıngan ve eleştiriye tahammülsüz oluşunun en önemli nedeni budur.
Çünkü ulus birliğinin kaynağı devlettir. Bu yüzden devlete yönelttiğiniz eleştiri, ulusa yöneltilmiş demektir.
Dahası devleti ortadan kaldırdığınız zaman, ulus da ortadan kalkar sanılır.
Sık sık tekrarlanan ilke bile “Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü” ya da “ülkenin bölünmez bütünlüğü” değildir.
“Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”dür söz konusu olan. Yani devlet baştadır.
Anlatılanları doğrulamak için Osmanlı Meclis – i Mebusan‘ına bakmak yeter.
Konuyla ilgilenmemiş olanlar, Osmanlı Meclisi’nde kaç değişik ırk mensubunun, kendi halklarının ismiyle anılarak mebus olduğunu görünce şaşıracaklar ve bugünkü Meclis’in tahammülsüzlüğünü anlamakta güçlük çekeceklerdir.

***

Dağınık unsurlardan bir ulus oluşturma sürecinin temel enstrümanı Cumhuriyet Halk Fırkası‘dır.
Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış yeni bir devlet oluşumunda, ulus yaratma düşüncesi “Bir Türkün dünyaya bedel olduğu” inancıyla pekiştirilmek istenmiş, en önemli ifadesini de “Türk övün, çalış, güven” deyişinde bulmuştur.
Çünkü halkın öncelikle bir ulus olarak kendine güvenmesi ve Osmanlı’nın yüzyıllar boyu sürmüş olan “Etrak – ı bi – idrak” (Anlayışsız Türk), “Türki bed lika” (Çirkin suratlı Türk) ya da “Bre cahil Türk” aşağılamasından kurtulması gerekmektedir.

***

Deniz Baykal, 1920’lerdeki bu tarihsel misyonu 1990’larda tekrarlamayı ve Türkiye’yi deyim yerindeyse ikinci uluslaşma sürecine sokacak bir CHP yaratmayı amaçlıyor.
Kurultay konuşmasındaki “uluslaşmayı başarma” bölümü bunun çok net bir ifadesidir.
“Üniter Devlet” ilkesinin yeni CHP tarafından “üniter toplum” yaratmaya dönük olarak uygulanacağını düşünüyorum.
Oysa 21. yüzyıla doğru Türkiye’nin yapması gereken şey, çok dilli, çok kültürlü bir yapıyı zenginlik olarak algılayıp, demokrasi içinde herkesin kendisini ifade etmesine olanak tanımaktır.
Demokratik yaklaşım ve kültürel haklar, ne teröre karşı mücadeleyi dışlar, ne de Türkiye’nin bölünmesini hızlandırır.
Tam tersine, bugün ihtiyaç duyduğumuz Türk – Kürt, Alevi – Sünni, Laik – anti laik kardeşliğini sağlamanın tek yolu, her dile, her inanca, her kültüre saygı gösteren ama bir üst kimlik olarak Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığını öne çıkaran modern bir demokrasi anlayışıdır.