Tel dolabı deyip geçmeyin; Bugün Türkiye’yi yöneten insanların hepsi, yaşamlarına tel dolabı ile başlamışlardı. Hükümeti yönlendirenlerin, ekonomik kararları alanların, bankalarda online sistemlerine geçenlerin, satelitlerden özel televizyon yayınları yapanların, bilgisayar şirketleri kuranların tümü, tel dolabından reçel aşırarak geçirdiler çocukluklarını. Orta halli Türk evinin değişmez aksesuarı olan tel dolabı, kuytu ve serin mutfaklarda duran ve yıpranmış çıtaların üstüne gerilmiş kafes teliyle yiyecekleri koruyan bir dolap olmanın ötesinde bir simgeydi de. Bu alışkanlıkla, daha sonra her ailenin özel tarihinde önemli bir yer tutan soğutucu edinme günlerinde, bu yeni alete “buz dolabı” adını veriverdik. Aynı mutfaklarda en nemli köşede duran su küplerinin ağzı temiz patiska bezlerle korunur ve buradan cezveyle ya da maşrapayla alınan sular içilirdi. Uzun kış akşamlarının tek eğlencesi olan Aga ve Philips radyolarda çalınan saz eserlerinin fon müziğini oluşturduğu bu evlerde, çıplak ampuller yanar ve yatak somyalarının gıcırtıları ile su borularının vınıltısı birbirine karışırdı. Pazar günleri yakılan kazanın kaynar suyunda, çocuklar derileri yüzülene kadar keselenir ve kurna başında gözlerine sabun kaçarak ve arasıra kafalarına hamam tası darbeleri yiyerek geçirdikleri bu temizlenme törenlerini nefretle hatırlayarak, birer su damlası gibi girerlerdi sabun kokan patiska çarşafların arasına. Böyle gecelerin düşleri boldu. Çünkü televizyon ve sinemanın hazır düşleri değildi uyku dalgaları arasında yansılanan görüntüler.
Bugün artık damaklarımız tel dolaptan alınan yarı erimiş tereyağının acımtırak tadını unuttu. Hiç farkında olmadan dünyanın görüp bildiği en hızlı değişimin tanığı olduk hepimiz. Ellerimizdeki portatif bilgisayarlara yazılarımızı yazıyor ve Amerika’daki otel odasından modemle, bir saniyede İstanbul merkezine geçiveriyoruz. CD Rom’lar kullanıyoruz. Elimizdeki uzaktan kumanda aletleriyle televizyon kanalları arasında “zapping” yaparak dolaşırken, mutlak bir iradenin karşı konulmaz senyörü olma duygusu yayılıyor içimize.
Ne var ki böylesine hızlı bir değişimin travmalarını, şoklarını da yaşıyoruz. Bildiğimiz her şey değişiyor. Teknoloji insan yaşamına ait bilgilerimizi yanıltıyor. Yeni insan ilişkileri yaratıyor. Dünyayı açıklama çabalarımız yerini dünyayı anlama çabalarına bırakıyor. Belki de böylesi daha iyi.
