On günlerdeki birkaç gelişmeyi art arda sıraladığımız zaman ilginç bir ülke görünümü çiziyoruz:
Yaşar Kemal, Der Spiegel dergisine bir yazı yazıyor ve hakkında dava açılıyor. Bunun üzerine Türkiye'de kıyametler kopuyor ve Batı basını ayağa kalkıyor.
Fransa Devlet Başkanı Mitterrand, romancımızı Elysee sarayında ağırlıyor ve gerekirse Yaşar Kemal için tanıklık edebileceğini söylüyor.
Çünkü bunca yıl içinde Yaşar Kemal'le olan konuşmalarında, ülkenin bölünmesine ilişkin bir niyet ve sözcük geçmemiş.
Cumhurbaşkanlığı sarayında ağırlanan romancıyı DGM koridorunda bir sandalyeye oturtuyorlar ve genç savcı tutuklama talebinde ısrar edeceklerini belirterek, kendisi öğle yemeği yediği sırada 70 yaşındaki romancının koridor sandalyesinde saatlerce beklemesini istiyor.
BU olay dünya gündemindeki yerini korurken Can Yayınları bir kitap yayınlıyor: "Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye" adını taşıyan kitapta çeşitli yazarların düşünce özgürlüğü üzerine yazıları yer almakta.
Bu kitabı da topluyorlar.
Yaşar Kemal ve yazar - yayıncı Erdal Öz'e mahkeme yolları görünüyor.
BU arada ülkede enflasyon yüzde 156'ya vuruyor.
Halkın sofrasındaki ekmeği bile çalan enflasyonu yaratanları alkışlayıp göklere çıkarıyor ve bu düzeni eleştirenleri de içeri tıkıyoruz.
Bu işte bir terslik var.
Türkiye'de haklıyla haksız, suçluyla suçsuz yer değiştirmeye başladı.
Birileri bu ülkeye kötülük ediyor, ama herhalde düşünce özgürlüğü üzerine düşüncelerini açıklayan yirmi yazar değil bunlar.
EĞER bir gün Türkiye, yazarlar yerine kamu bankalarındaki kaynakları özel sektöre peşkeş çekenleri yargılayabilseydi;
Eğer bir gün bilira adamları yerine, saibeli servetlerini yurt dışına kaçıranları sorgulayabilseydi;
Eğer bir gün muhalif sanatçılara uğraşmayı bırakıp da, enflasyonu dört haneli rakamlara tırmandıranları sanık sandalyesine oturtabilseydi;
O zaman adaletli bir toplum kurmanın ilk adımı atılmış olur.
NE yazık ki bu noktanın çok uzağındayız.
Suçlarını ya da beceriksizliklerini itiraf edemeyen güç sahipleri, her zaman olduğu gibi gene yazarlarla, aydınlarla uğraşmayı tercih ediyorlar.
Kendilerini eleştirenleri susturarak, gerçekleri örtbas ederek, ülkenin sorunlarını çözemeyeceklerini anlamıyorlar.
Bunun yerine "Kabahatın çoğu sende canım kardeşim" diye geçiriyorum içimden. "Gerçekten de tuhaf bir karanlık içindesin."
