Bir Türk'e, bir Fransız'a, bir de Al-
man'a filler hakkında kitap yazma görevi
verilmiş.

Bir yıl sonra Alman "Dört Ciltte Fil
Türlerinin Araştırmasına Giriş" yaz-
mış.

Fransız tek ciltte "Fillerin Aşk Haya-
tı"nı derlemiş.

Türk ise çalışmalarını iki ciltte toplamış:
"Türk Düşmanı Filler" ve "Türk
Dostu Filler"

Bu fıkrayı aklıma getiren Cuma akşamı
izlediğim bir televizyon programı oldu.
Oturmuş televizyon kanallarını karıştırı-
yordum. (Gerçi o saatte Rumelihisarı'nda
vermiş olduğum konser banttan yayınla-
nıyordu. Ama birçok konser yayınında ol-
duğu gibi ses öylesine kötüydü ki baka-
madım, yüreğin götürmedi. O yetenekli
ve gümbür gümbür orkestrayı nasıl katle-
diyorlar, sesi nasıl o hale getiriyorlar anla-
madım.)

İtalyan televizyonu Raidue'yi çevir-
dim. Bir eğlence programı bütün pırıltısıy-
la sürmekteydi. Tam programın ortasında
Anna Lisa ve babasını çıkardılar. Sunu-
cu onlarla heyecanlı bir sohbete girişti.
Anna Lisa'yı basından hatırlarsınız.
Bir kız arkadaşıyla tatil için geldiği Türki-
ye'de bir trafik kazası yapmış, bir süre ce-
zaevinde yatmış, sonra İtalya'ya gönderil-
miş.

Bazı yazarlarımız. "Bu kız da gidip
anılarını satar. Yeni bir Geceyarısı
Ekspresi ortaya çıkar. Kız da para
kazanır" diye kaygılarını ve öfkelerini
belirtmişlerdi.

Sunucu: "Türkler'in ve Türk ceza-
evlerinin kötü şöhreti malum" dedi.
"Sana çok mu kötü davrandılar?"
Anna Lisa "Yoo!" dedi "Bana çok
iyi davrandılar. Çok dost insanlar-
dı."

Sunucu şaşkınlıkla; "Ama nasıl o-
lur?" diye üsteledi.

"Gayet iyi davrandılar" diye yanıtla-
dı Anna Lisa.
(Bütün bu konuşmalar İtalyanca oldu-
ğu için bize Aylin tercüme ediyordu.)

Sunucu bu kez hapishane şartlarını sor-
du.

Anna Lisa, "Yirmi kişiyle kalıyor-
duk" dedi. "Bir kız İngilizce biliyor-
du. Onunla dost olduk. Tek sıkıntı-
mız sıcak suydu. Banyo yapamıyor-
duk. Ama devamlı akan soğuk su
vardı."

İyice şaşırmış olan sunucu, "İtalyan
basını seninle çok ilgilendi ve tutuk-
luluğun büyük bir olay oldu. Bunları
biliyor muydun?" diye sordu.

"Oradayken bilmiyordum" dedi
Anna Lisa. "İtalya'ya gelince öğren-
dim. Ama yazdıklarının çoğu gerçe-
ğe uymuyordu. Doğru değildi."

Böylece o sakin anlatımı ve dürüst ce-
vaplarıyla İtalyan sunucuyu şaşkına çevir-
di.

Şimdi bizim basındaki önyargıya bakın,
bir de Anna Lisa'nın tavrına. Kızcağız
burada yaşadığı dostlukların etkisiyle Tür-
kiye'yi ve hapishaneyi olduğundan da iyi
göstermeye çalışıyor.

Anna Lisa'nın tavrından ders almalı-
yız.

Son yıllarda gittikçe artan bir biçimde
kendimizi kaptırdığımız "Paranoya"
gerçeği görmemizi engelliyor ve gittikçe
daha kuşkucu daha içe kapalı oluyoruz.

Türkiye'nin bir imaj problemi olduğu
ve birçok bakımdan yanlış tanındığı ger-
çek ama bütün dünya da Türkler'e karşı
birleşmiş değil. "Xenophobia" denilen
yabancı korkusu bütün benliğimizi kapla-
mış durumda.

Türkiye'ye gelen her ünlüye korkuyla
bakıyoruz. Basınımızın çok sevdiği deyim-
le: "Burada yiyip içecekler ve gidip
orada zehir kusacaklar!" korkusu, eli-
mizi ayağımızı bağlıyor.

Dost ilişkiler içinde olduğumuz ülkele-
rin en ufak eleştirilerinde kan beynimize
sıçrıyor. Hele bu eleştiri insan hakları ko-
nusundaysa iyice deliriyoruz.

Neredeyse. "Bize barbar diyenin,
gözünü oyarız" diye haykıracağız.
"Türk Düşmanı Filler" komikliğine
düşmemek için lütfen biraz daha serin-
kanlılık, biraz daha olgunluk...