Yurt dışında bir konuşma yaptığım zaman, bundan haberdar olan bazı okurlarım konuşma metnini edinmek istediklerini belirten mesajlar gönderiyor. Bu yüzden 30 Kasım Salı günü Avrupa Parlamentosu’nda yaptığım konuşmanın Türkçe çevirisinin özetini bu köşede sunmanın, düşüncelerimi daha geniş çevrelerle paylaşmak açısından yararlı olacağını düşündüm.
Değerli parlamenterler, Değerli konuklar İnsan zihni sınıflandırmalar yaparak ve kategoriler oluşturarak işliyor. Bizler; şeyler, nesneler ve yerler arasında sınırlar çizerek dış dünyayı anlaşılır kılmaya çalışıyoruz. Örneğin, doğu ve batı hakkında konuşuyoruz. Ve çoğu zaman farkında olmadan, bu kategorilerin gönderme yaptığı gerçekliklerin birbirinden tamamen ayrı ve farklı olduğunu varsayıyoruz. Gelin görün ki ne kadar uğraşırsak uğraşalım, doğuyu ve batıyı belirli sınırlar ardına hapsetmeyi tam olarak başaramayız. Çünkü çizdiğimiz sınırlar her zaman geçirgen olmaya mahkûmdur. Birçok farklı iletişim ve etkileşim biçimi sayesinde doğu batıya sızar, batı da doğuya. Bir başka deyişle doğu batıdadır ve batı da doğuda. Aynı şey Avrupa ve Osmanlı İmparatorluğu söz konusu olduğunda da geçerlidir. Bu iki coğrafyanın tarihleri iç içe geçmiştir; kimlikleri birbirleri ile ilişki içinde tahayyül edilmiştir. Avrupa ve Osmanlı İmparatorluğu hiçbir zaman birbirinden tamamıyla kopmadı. Savaşların ortasında bile, aralarındaki iletişim ve kültürel etkileşim sürüyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından, Türkiye ve farklı Avrupa ülkeleri arasındaki siyasi, ekonomik ve kültürel bağların artmasıyla, bu iki coğrafya arasındaki iletişim de giderek yoğunluk kazandı. Bugün ülkemiz Avrupa Birliği üyeliğine bu kadar yaklaşmışken, Avrupa ile olan iletişimimizin kalitesi her zamankinden daha da önemli. Çünkü ancak iletişim yoluyla varolan önyargıları aşabiliriz ve ortak değerler yaratabiliriz. Aramızda yalnızca farklılıkların değil, benzerliklerin de olduğunu görebiliriz. Ve hatta farklılığın dünyalarımızı zenginleştireceğini anlar, kültürel farklılıklardan kendimize bir pay çıkarmayı öğrenebiliriz. İnanıyorum ki bu vizyonun gerçekleşebilmesi için Avrupa ile giderek daha çok sanatsal ve entelektüel üretim yoluyla iletişim kurmamız gerekiyor. Çünkü kafaları ve kalpleri değiştirebilme kudretine sahip olan şey siyaset değil sanattır. Sanat sayesinde katedilmesi imkânsız görünen mesafeler bile aşılabilir. Avrupa yüzyıllar boyunca çok önemli bir kültürel üretim merkezi oldu. Avrupalı sanatkâr ve aydınlar müzik, edebiyat ve resim gibi temel sanat dallarında estetik bir bilinç geliştirebilmek için çalıştılar. Ve bu bilinç ta günümüze dek farklı kültürel gelenekleri etkilemeye devam etti. Peki bugün bir Avrupa kültürünün varlığından bahsedebilir miyiz? Ortak bir Avrupa kültürü var mı? Kültürleri ve dini inançları birbirinden bu kadar farklı olan insanlar ortak bir kültür paydasında buluşabilirler mi? Ben bütün bu soruları olumlu yanıtlayabileceğimizi düşünüyorum, ülkeler arasındaki kültür ve inanç farklılıklarına rağmen çağdaş Avrupa kültürünü tanımlayan en önemli iki özellik şunlar: laiklik ve anti-totalitarizm. Laiklik yüzyıllarca süren kanlı savaşlar sonucunda Avrupalılık bilincinin kurucu bir unsuru haline geldi. Anti-totaliter tutum ise II. Dünya Savaşı’nın sebep olduğu yıkımın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bu büyük felâketin yarattığı travma çağdaş Avrupalılık bilincini büyük ölçüde şekillendirdi.
