Bugünlerde Avrupa’da en çok tartışılan konulardan biri de Türkiye. Türkiye Avrupa kültürünün bir parçası mı ya da olabilir mi? Hatırlayacaksınız, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac geçenlerde “Hepimiz Bizans’ın evladıyız” diyerek Türkiye’nin Avrupa kültürüyle olan tarihi bağlarına dikkat çekmişti. Belli ki Chirac Fransa kamuoyunu Türkiye’nin olası AB üyeliğine ısındırmaya çalışıyordu. Ancak ironik bir biçimde, sözleri yalnızca Fransa’da değil Türkiye’de de tepkilere sebep oldu. Bunun üzerine ben de Vatan Gazetesi’ndeki sütunumda bu konudan bahsettim, ve Osmanlı imparatorluğu’nun, bu coğrafyada kurulmuş bir çok medeniyetin mirasçısı olduğu gibi, Bizans’ın da mirasçısı olduğunu belirttim. Ulus devletler çağından, yani milliyetçi ideolojinin yapılandırdığı dünya görüşünün hakimiyet kazanmasından önce varolan imparatorluk ve devletler, etnisite ya da ırk temeline dayanmazlardı. Zaten Osmanlı İmparatorluğu da çok kültürlülüğü mümkün kılan tutumu sayesinde bu kadar büyüyebildi. Osmanlı yöneticileri Bizans başkentini ele geçirdiklerinde Bizans kültür ve medeniyetinin birçok unsurunu benimsediler. Hatta Osmanlı ve Bizans hanedanları arasında evlilikler de oldu. Bütün bunların Osmanlı İmparatorluğu’nun, diğer unsurların yanı sıra bir Doğu Avrupa medeniyeti de olmaya çalıştığı şeklindeki argümanımı desteklediğini düşünüyorum. Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin İslam dünyasındaki kendine özgü yerlerini gösteren daha bir çok çarpıcı örnek var. Osmanlı yüzyıllar boyunca imparatorluğa yönetici yetiştiren kaynak olarak Rumeli’yi kullandı. Bence bu bile tek başına bir Avrupalılık iddiası taşıyor. Osmanlı’nın en önemli yöneticileri Rumeli’de doğmuş ya da orada büyümüşlerdi. Jön Türkler hareketi ve cumhuriyet reformları da dahil olmak üzere birçok devrimci hareket Doğu Avrupa topraklarında filizlendi. Bugün baktığımızda Osmanlı’nın kültürel mirasının Rumeli topraklarında yoğunlaşmış olduğunu görüyoruz, çünkü imparatorluğun beyni ve kalbi Rumeli’deydi.16. yüzyılda Osmanlı sultanları halifelik unvanını aldılar. Buna rağmen kendi topraklarında İslam’ın fanatik bir biçimde yaşanmasına asla izin vermediler. Bu örnekler gösteriyor ki, Türkiye’nin Avrupa’yla bütünleşmesi önünde hiçbir tarihsel engel yok. Bildiğiniz gibi Türkiye II. Dünya Savaşı’na katılmadı ve de Avrupa’nın bu savaştan çıkardığı dersleri yaşayarak öğrenmedi. Bu sebeple insanlarımızın bir bölümü, dinin ve milliyetçi duyguların siyasi amaçlarla sömürülmesinin doğurabileceği tehlikeler hakkında tam bir farkındalık geliştiremedi. Avrupa Birliği’nin, Türkiye’ye üyelik yolunda rehberlik ederken, toplumsal bilincimizdeki bu unsurları hesaba katması gerekiyor diye düşünüyorum.
