Bir an Kurtuluş Savaşı öncesini ve sonrasını düşünün: Bir yanda ülkenin ağırlaşmış sorunları, dış borçlar, Amerikan mandasını savunanlar, Mustafa Suphilerin başını çektiği komünistler, İngiliz muhipleri… Öte yanda Said-i Kürdiler, Kuran‘ı rehber edip şeriat için yola çıkanlar, Ziya Gökalp Turancıları, Pan- Türkistler, Kürt Teali Cemiyeti, Suriye‘yle Irak‘ la, Arap ülkeleriyle sürüp giden sıkıntılar, Hilafeti geri getirmek isteyenler vs. Bugün baktığımız zaman “bu sorunlar geçmişte kaldı, çözüldü“ diyebiliyor muyuz? Bence hayır! 70 yıl önceki sorunlarımız olduğu gibi duruyor. Türkiye’nin kurtuluşunu Amerikan himayesine bağlayanlar gene var. Gene Avrupacılar, “üçüncü dünyacı“ lar mevcut. Irak‘la Suriye’yle ilişkilerimiz çıbanlarla dolu. Kürt Teali Cemiyeti, başka isimler altında sürüyor. Laik düzene karşı şeriat devleti kurmak isteyenler ortada. Pan-Türkistler olanca gücüyle çalışıyor. Komünistlerin durumunu ise biliyorsunuz. Bu sorunları 70 yıldır çözememiş olmamız, demokratik bir ortamda tartışamamaktan kaynaklanıyor. Atatürk döneminde ve tek parti devrinde bu sorunların üstüne çizgi çekildi. Yok sayıldılar. Kemalist İdeoloji‘ nin ülkenin her derdine deva olduğu söylendi ve gittikçe daha yüksek sesle bağırılan sloganlarla kendi kendimizi kandırma yoluna gidildi. Buzdolabında dondurulan sorunlar, aradan yetmiş yılda geçse ilk günkü kadar taze ve diri kalıyor. 20 Ekim seçim sonuçlarına da bu açıdan bakmakta yarar var. Elbetteki seçim sonuçlarının aritmetik hesabı ve koalisyon ihtimalleri önemli. Ama bu ağaçları tek tek sayarken, bir an geriye çekilip, daha genel bir bakışla, ormanı da görmek gerekiyor. 20 Ekim seçimi, Türkiye’de var olup da, yok sayılan kesimleri Parlamento‘ya taşıdı. Şimdi herkeste bir kuşku: Acaba Kürtçe yemin edilecek mi , Kuran‘a el basılacak mı? Bunların olmasını istemeyebilirsiniz. Ama gözünüzü kapatmanız gerçeği değiştirmez. Yasaklarsanız Kuran ‘a el basılmaz ama bu Kuran‘a el basma arzusunda olan hareketin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine kendini daha çok baskı altında hissedip değişik yollar arama gereksinimi başlar. Meclis’ teki HEP kökenli milletvekillerinin durumuda böyle. Özellikle Leyla Zana, bu grubun medya gücü olarak çok ön plana çıkacak gibi. Hatta, eğer dünyayı biraz tanıyorsam Leyla Zana , birkaç ay sonra dünya basının en ilginç kişileri arasına girebilecek diyebilirim. Türkiye gibi bir ülkeden hem kadın, hem Kürt bir milletvekili çıkıyor: Batı basını bunu kaçırmaz. Zana‘nın hem yerel, hem modern giysiler içinde çekilmiş resimlerini bol bol göreceğiz yakında. Aynen Benazir Butto gibi… 20 Ekim seçim sonuçları, politik tercihleri ikinci plana aldı. Etnik köken ve inanç farklılıkları ilk kez bu ölçüde meclise yansıdı. Güneydoğu ‘daki ezici Kürt oyları bir sağ radikal kuşakla çevrelendi. Refah İttifakının oy patlaması yaptığı Orta Anadolu şehirleri, Batı ile Kürt oyları arasında bir tampon bölge oluşturdu. Bu seçimlerde Karadeniz‘ in de kendi bölge bilinciyle hareket ettiği görülüyor. Batı Türkiye ve büyük kentler ise sağ merkez partilerde topladılar tercihlerini. Bu yüzden büyük kitle partilerinin bir bölgede yüzde 70, başka bir bölgede yüzde 6 oy aldığı dengesizlikler ortaya çıktı. Ama işte biz buyuz. Yetmiş yıl önceki unsurlar olduğu gibi duruyor içimizde. Ve bütün bu unsurlar Türkiye’de bir arada yaşayacak. Kimse kimseyi denize döküp, uzaya yollamayacak. Birkaç milyonluk kitleler birden bire buharlaşıp, havaya karışmayacak. Türkü, Kürdü, Çerkezi, Lazı, dincisi, komünisti, Turancısı, batıcısı, doğucusu ile biz hepimiz Türkiye’yi oluşturuyoruz ve oluşturmaya devam edeceğiz. Bütün mesele bu mozaiği içimize sindirebilmemiz ve kendi kendimizle barışık olarak sorunlarımızı demokrasi içinde, diyalog yoluyla çözebilmemiz. Bu topraklarda 600 yıl değişik ırk , din ve görüşlerin bir arada yaşamasının muhteşem bir örneği verildi. İşte bu ” toplumsal armoni“ yi yeniden yakalamaktan başka çaremiz yok.