RAFAEL Serrat, Barcelona'dan kuzeye, Fransa sınırına doğru oto-mobil sürerken, belki birinci kez, Katalonya toprağını ne kadar çok özlediğini düşündü.
Bitkiler, kokular, renkler ve Joan Miro'nun tablolarındaki yakıcı İspanya güneşi...
İşte bunlar olmadan yaşayamazdı artık.
Yirmi beş yılı sürgünde geçmişti Rafael Serrat'ın.
Önceleri sanatçıların ve öğrencilerin yeri olan, son yıllarda giderek Yunanlı dönercilerle, Arap falafellere kalan Latin mahallesinde geçirmişti bu yılları.
Üstünde eski püskü, eprimiş bir ceket, boynunda turuncu bir kaşkol ve cebinde Maspero yayınlarından çıkmış cep kitaplarıyla dolaştığı yıllar, Paris metrolarının küflü ve nemli rüzgarları üfürmüştü.
Çünkü ülkesi İspanya ve baba toprağı Katalonya, Franco diktatörlüğü altında inim inim inliyordu.
Ana yurduna döndüğü anda Franco cellatlarının eline düşeceği ve beyin köküne yavaş yavaş çivi batırılması anlamına gelen Garreta yöntemiyle idam edileceği belliydi.
Bu yüzden yüz binlerce İspanyol gibi o da ömrünü sürgünde geçirmişti.
Ama bugün her şey değişmişti İspanya'da.
Franco ölmüş, mezarının açılıp cesedinin çıkarılmasından korkulduğu için yüzlerce ton ağırlığında yekpare bir kayanın altına gömülmüş ve İspanya demokratik bir ülke olmuştu.
İspanya'nın başarısının sırrı, diktatörlükle demokrasi arasına kesin bir çizgi çekmiş olmasında aranmalıydı.
Bazı ülkeler gibi yarı diktatörlük, yarı demokrasi deneyimi yaşamamıştı.
Daha da önemlisi, ülke güvenliği gibi kavramların ardına sığınarak sürdürülen faşizm, kafalardan, zihniyetlerden silinmiş, bu düşünceyi taşıyan kişiler ise sindirilmişti.
Felipe Gonzalez iktidarının sırrı buydu işte.
Sürgünde yaşayan yasaklı politikacılar, sanatçılar, bilim adamları geri dönmüş ve ülke yönetiminde yerini almıştı.
İç savaş sırasında faşistler tarafından öldürülen Federico Garcia Lorca bugün ülkenin en büyük gurur kaynağıydı. (İspanya Lorca gibi sanatçılarıyla gurur duyuyordu!)
Caddelere, meydanlara, kültür merkezlerine, bir zamanlar yasaklı olan Pablo Picasso, Rafael Alberti, Antonio Machado, Garcia Lorca adları verilmişti.
İspanya, sol demokrat değerleriyle barışmış, onları bağrına basarak dünyada saygın bir ülke olmuştu.
***
RAFAEL Serrat yaşamından son derece memnundu artık.
Costa Del Sol'de eskiden de bildiği bir balık lokantasında Paella yemeye karar verdi.
Seat otomobilini Costa Del Sol çıkışına sürerken, radyoda Türkiye Cumhurbaşkanı'nın İspanya'yı ziyaret ettiğini, Kral Juan Carlos'la görüştüğünü duydu.
Ve aklı hemen Paris günlerine, Salle Pleyel'de dinlediği şair Nazım Hikmet'e gitti.
60'lı yılların başında ölen büyük şairin ülkesinde hala yarı yasaklı olduğunu hatırladı.
"Demek ki" diye düşündü "Türkiye, İspanya'nın yaptığını başaramamış, faşizmle demokrasi arasına kesin ve kalın bir çizgi çekememiş."
Rafael Serrat iyi ki Türkiye'yi daha yakından tanımıyor ve bu ülkede 16. yüzyılda yaşamış şairlere bile düşmanlık edildiğini bilmiyordu.
