Birkaç yıl önce yazdığımız bir yazıda, Güneydoğu politikalarını eleştirmiş ve “Bu gidişle bölgede mavi bereli Barış Gücü askerlerini görürsek şaşırmayalım.“ demiştik. Elbetteki aşırı bir çıkıştı bu. Yıllardır uygulanan politikanın yanlışlığını görmeyen ve hata da ısrar edenlere karşı bir uyarı amacı taşıyordu. Çünkü canımız yanıyordu. Türkiye’nin her yöresine, Ege’ sine, Orta Anadolu‘suna, Doğu ‘suna, Karadenizi ‘ ne genç ölüler armağan eden bu kan banyosu dursun istiyorduk. Uyarılarımızda haksız çıkmayı ne kadar isterdik. Vedat Aydın öldürüldüğü gün yazdığımız yazıdan utanmayı ne kadar çok arzulardık. O yazıda, Vedat Aydın cinayetinin, dönüm noktalarından biri olduğunu ve cenazesinde patlayan öfkenin giderek büyüyeceğini yazmıştık. Ne yazık ki ben ve benim gibi yazan arkadaşlar haklı çıktı.
Şimdi köyler yakılıyor. Evleri yakılan insanlar “ Bize hiç olmazsa 10 dakika süre verin.” diye yalvarıyorlar. Başbakan yardımcısı, yakılan köylere giremiyor. Sonra da “demokratikleşme paketi” diye bir şeyler mırıldanıyor. Evleri yakılanlarla alay etmek gibi bir şey bu.
Avrupa Konseyinden atılıyoruz. Dışişleri Bakanı, Avrupa’nın “insan hakları “gözlemcilerini kovuyor. Oysa 20 yıl önce Mamak Cezaevinde yatarken kendisinin de o gözlemcilere ihtiyacı vardı. Güneydoğudaki insanlarımız zırhlı arabalarla dolaşmıyor. Eskort otomobillerle korunmuyor.
Kimsenin terörle mücadele edilmesin dediği yok. Teröre elbette karşılık verilecek. Bu devletin görevi. Ne var ki masum insanların evlerini barklarını yakmak, onları çaresizce göç yollarına düşürmek hangi kitapta yazar? Bu insanlar birinci sınıf yurttaş değil mi? Onların anayasal hakları yok mu? Demokrasi sadece kent merkezlerinde ki seçkinler için mi geçerli?
Türkiye’nin frenleri boşaldı. Hızla bir yere doğru gidiyoruz. Öfke ve umutsuzluk yoğunlaşıyor. Nazım’ ın dediği gibi: “ Hava kurşun gibi ağır Yüreklerin kulakları sağır Bağır, bağır, bağır, bağırıyorum!” Sesimiz yankısız kalıyor.
Onlarda diyor ki: “Yakarım, köyler
