Bir kentin tarihi, siyasal değişiklere göre yorumlanmamalı. Tarih süreklilik gösterir. İstanbullular açısından da babadan oğula aktarılan bir gelenekler bütünü ve bir yaşama stili vardır. Neredeyse kromozomlarımıza sinmiş olan bu gelenekler algılanmadan, İstanbul’u anlamak mümkün değil. Çünkü Cumhuriyet’le birlikte İstanbullular yok olup da yerlerine yepyeni insanlar konmadı. Bu eski kenti yetmiş yıllık bir zaman dilimi içinde değil, daha geniş bir perspektifle düşünmek gerekiyor.
Bir örnek verelim: İstanbul’da bina yıkma geleneği, son yılların modalarından birisi olarak algılanır. Oysa bu işin tarihi çok eskidir. Bir ihtilalle tahtından indirilen Üçüncü Ahmet zamanında Sadabad gözde bir eğlence yeriydi ve buraya lale bahçeleri içinde, insanların bakmaya kıyamadığı çok güzel köşkler yapılmıştı. Onca ustanın hünerini, göz nurunu ve emeğini yansıtan bu güzelim köşkleri tasarlayamıyoruz bile. Çünkü bugün, köşklerin yerinde çarpık çurpuk kaçak yapılar ve zehirli atıklarla dolu, insanın burun kemiğini kıran kokular çıkaran Kağıthane Deresi var.
Üçüncü Ahmet’i deviren isyancılar Deli İbrahim adlı bir kişiyi kadı yapmışlardı. Eski devirden intikam almak isteyen bu kadı, yeni padişah Birinci Sultan Mahmud’a, Sadabad’ın baştanbaşa yakılmasını önerdi. İsyancılardan korkan padişah ise komik bir cevap vererek Sadabad’ın yakılmasına razı olmadığını bildirdi. Çünkü böyle bir şey, din ve devlet düşmanı hristiyanları güldürdü. “Ancak” dedi Sultan Mahmud, “yıkılıp, tahrip edilmesine izin veriyorum.” Yıkmakla, yakmak arasında ne fark var bilinmez ama bu izni alan ayak takımı, Sadabad’a gitti ve oradaki 120 köşkü önce yağmalayıp, sonra kazma küreklerle dalarak eşyaları parçaladılar, evleri yıkıp yok ettiler. Özenle hazırlanmış bahçelerdeki çiçekler ezildi. Ağaçlar kesildi ya da köklerinden sökülüp atıldı. Üç günlük bir saldırı sonunda, onca emek ve göz nuruyla hazırlanan ve dünyanın en güzel bölgelerinden biri olan Sadabad yerle bir edildi. Şimdi yerinde korkunç yapıları pislik kokan dereler ve cehennemi hatırlatan bir yaşam var.
Kendi kendimize sormamız gerekiyor: Bir cenneti cehenneme çevirme eyleminde sorumlu kimdir? Biz güzellikleri sevip koruyan bir ulus muyuz, yoksa yok edici bir yanımız var? İstanbul’un bugünkü durumunun açıklanmasında, üç günlük “Sadabad” yıkımı ve yağması bir anahtar olabilir mi? Ellerinde kazma küreklerle Sadabad’a saldıran atalarımızın ruhunu taşıyan yurttaşlarımız var mı yok mu? Bu soruların cevaplanmasının önemli olduğunu düşünüyorum.
