Olayları yorumlarken gündelik perspektifin dışına çıkıp, tesbihin tanesine değil de bütününe bakabilirseniz umutla umutsuzluk arasında çizdiğiniz sarkaç hareketi daha bir anlam kazanıyor. Bu ülkenin geçmişi ve geleceği var ve biz bunun belirli bir noktasındayız.
Son günlerde ortalığı bir yangın paniği kapladı. “İstanbul’u Yakıyorlar!” diyoruz. Oysa İstanbul öylesine yakıldı ki bugünkü orman yangınları ancak devede kulak kalır. Şehir buna rağmen dize gelmedi. İşte size birkaç örnek: 1633 yangını İstanbul’un beşte birini kül etti. 1645 yangını Cibali’den Beyazıt’a kadar olan bölgeyi yok etti. 1660’da ise yangın 80.000 evi ortadan kaldırdı. Hammer, 1756 Cibali yangınının bilançosunu şöyle veriyor:580 değirmen ve fırın, 70 hamam, 10 han, 200 cami ve mescit, 1000 dükkan ve 8000 ev. Theophile Gautier Samatya yangınında yanan 2500 evin, İstanbul göklerini kızıla boyadığını anlatır. 1918 yılında İshak Paşa yangınında 885 ev yanmıştır. Bab-ı Ali ise 1754, 1808, 1825, 1838, 1878 ve 1911 yıllarında tekrar tekrar yandı. Her yangında devletin çok önemli belgelerinin yok olduğunu söylemeye gerek yok. 1911 yılı Temmuz ayında, Meşrutiyet’i kutlama şölenlerinde herkesin mesire yerlerine gittiği sırada Mercan’da bir köşkte çıkan yangın Aksaray’a atlayarak 2400 ev, 3000 dükkan, 15 fırın, 16 cami, 2 medrese ve 3 hamamı küle çevirdi.
İstanbul yangınlarının en trajik olanı 1687 yılında yaşandı. Bugünkü kapıkulu zihniyetini açığa çıkaran ve Sivas faciasını çağrıştıran bu olay İstanbul’un yüz karasıdır. Beyazıt’ta bugün üniversitenin bulunduğu yerde Osmanlıların Topkapı’dan önceki sarayı olan “Eski Saray” vardı. Genellikle gözden düşmüş hanım sultanlar ve cariyeler bu saraya gönderildi. 1687 yılında bu sarayda büyük bir yangın çıktığında, içerde iki yüz kadın, cariye ve çocuk bulunuyordu. Çığlık çığlığa yangından kaçmak istediler ve kendilerini kapılara doğru attılar. Ne var ki harem ağaları onları dışarı bırakmak niyetinde değildi. Haremdeki kadınların mülkiyeti padişaha aitti ve herhangi bir yabancı gözün onları görmemesi gerekiyordu. Harem ağaları bu görev bilinciyle kapıları teker teker kapatarak kadınların ve çocukların kaçışını engellediler. Yangını söndürmek için saraya girmek isteyenlere de izin vermediler. Böylece iki yüz kadın ve çocuk herkesin gözü önünde cayır cayır yanarak öldü.
Bugünkü orman yangınlarını ve Madımak Oteli’nde sanatçıları yakmamızı bir de tarih boyutundan değerlendirin istedim. Bu topraklarda yaşanan hiçbir şey yeni değil.
