İçinde bulunduğumuz durumu daha iyi anlamak için, biraz uzak örnekler verelim: Düşünün ki New York’ta uzmanlar, kentin bir aylık suyu kaldığını haber veriyor. New York’un birçok semtinde sular akmıyor ve arada bir verilen suların da mikroplu olduğu açıklanıyor. Böyle bir ortamda New Yorklular ne yapardı dersiniz? Bu uyarıları duymazlıktan gelerek, Washington’un siyasi kulisleriyle mi ilgilenirlerdi? Kendi yaşamlarını birinci dereceden ilgilendiren bu vahim durumu gözardı ederek, Demokrat Parti’yle Cumhuriyetçi Parti ileri gelenlerinin hangi lokantada bir araya geldiklerini ya da bir düğünde karşılaşan nikah şahidi politikacıların nasıl şakalaştığını mı yazar, çizerlerdi? Hiç sanmıyoruz. Sadece 30 günlük suyu kaldığı açıklanan New York’ta kıyametler kopar ve insanlar sadece bu krizi konuşarak çözüm arayışlarına girerlerdi.
Diyelim ki Zürich’in yüzde 65’i kaçak yapılardan oluşuyor ve bu kaçak yapılaşma her geçen gün artmakta. Uzmanlar Zürich’te şiddetli bir deprem olasılığına dikkat çekiyor ve böyle bir felakette milyonlarca insanın öleceğini belirtiyor. Bu uyarılar karşısında Zürich’te yaşayanlar kulaklarını tıkayarak yeni koalisyon olasılıklarına mı takarlardı akıllarını? Hayır! Elbette hayır!
Biz nedense kırık bir plak gibi Ankara dedikodularına takıldık ve her gün incir çekirdeğini doldurmayacak gündemlerin peşinde sürüklenip gidiyoruz. Çorum’da sudan zehirlenen insanlarımız ölüyor. Biz Rıfat Serdaroğlu ile Eyüp şık görüşmesini konuşuyoruz. Güneydoğu’da hükümet güçlerinin köyleri yaktığı bildiriliyor. Biz parlamento içi transferlerle vakit öldürüyoruz. Suyu kalmamış, estetiği bozulmuş, kanalizasyonları yetmeyen, lağım kokulu kentlerde oturmuş, “siyasi star sistemi” “Yalan Rüzgarı”nı seyrediyoruz.
Parlamentodaki bütün milletvekilleri parti değiştirse bile, bunun bize ne yararı var? İçtiği sudan hastalanan, ateşler içinde yanan bir bebeğe ne gibi bir faydası dokunur bunun? Hayrettin Karaca, misyonuna çok uyan bilge yüzüyle çığlıklar atıyor ve hepimizi, çölleşme tehlikesine karşı uyarmaya çalışıyor. Ülkemizin çölleşmesi bile ilgilendirmiyor bizi! Varsa yoksa siyaset! O ne demiş, bu kiminle görülmüş, kim kiminle flört ediyor? Bakan düğünde kiminle oturmuş, Başbakan o gün ne giymiş, Cumhurbaşkanı yemeğin üstüne hangi tatlıyı yemiş gibi sorular arasında biz aklımızı peynir ekmekle yiyoruz galiba. Siyasetle hiç ilgilenilmesin demiyorum. Elbette ki siyasi yorumcular bize her gün anlatacaklar bunları. Ama halkın gündeminde kendi yaşamını ilgilendiren konuların da bulunması gerekmiyor mu?
Uygar kentlerde, temiz ve insanca bir ortamda yaşayabilmek için önce bizim bilinçlenmemiz, kendi yaşamımıza sahip çıkmamız gerekiyor. Her şeyden önce bu yaşamı hak etmeliyiz. Gelin kafalarımızı değiştirelim ve Ankara dedikodularından önce kendi ailemizin, yakın çevremizin insanca yaşama olanakları üzerine kafa yoralım.
