Dün kaldığımız yerden devam edelim ve gerçeğin gözünün içine bakalım: Türkiye’nin bu siyasi sistemle hiçbir sorununu çözme olanağı kalmadı. Eğer çözecek olsa daha önce çözerdi. Ama görüyoruz ki her geçen gün sorunlarımız daha da ağırlaşıyor, borcumuz daha da artıyor, ahlâkımız daha da bozuluyor, yolsuzluklar gökyüzüne tırmanıyor, her gelen parti kadrolaşmaya ve kamu kaynaklarını peşkeş çekmeye hız veriyor. Şimdi elde avuçta kalan aile yadigârı son bileziği, son gerdanlığı bozduran mirasyedi gibi, ormanlarımızı, sit alanlarımızı satmaya çalışıyoruz. Ya sonra ne olacak? Türkiye sanki hep birlikte yaşadığımız bir ülke değil de sonsuz bir iç kavga alanı. Fırtınaya tutulmuş gemide birbirimizi yiyor ve kamara kavgası yapıyoruz. Oysa geminin yarısı sulara gömülmüş durumda. Bu kargaşada yüzde 20’yi, 30’u tutturan siyasi hareket Türkiye’yi ve kentleri ele geçiriyor, karşısındaki yüzde 70 sıfırlanıyor. Demokrasi adı altında yürüttüğümüz rejim, aslında azınlık diktatörlüğü. Yanlış olarak sadece oy sandığına dayanarak “demokrasi” adını verdiğimiz bu sistem, Türkiye’de mutsuzluk yarattı, başımızı derde soktu, ayakları baş, başlan ayak haline getirdi. Peki ne yapalım? Demokrasinden vaz mı geçelim? Hayır! Demokrasiyi gerçek bir demokrasi haline getirelim. Yöneticiler arkalarına çoğunluk gücünü alsınlar, seçmenin en azından yüzde 50’sini temsil edebilsinler. Bunun da yolu iki turlu seçim. Bana göre ideal yol; iki turlu bir seçimle başkanlık sistemi ve iki yine iki turlu yöntemle yerel yönetimleri belirlemek. Çünkü Meclis, çoğunluğa sahip olan partinin el kaldırıp indirme mekanizmasına dönüşmüş durumda. Bir çözüm üretmesi olanaksız. Bakanlar, Meclis’ten değil dışarıdan, liyakat sahibi insanlar arasından seçilmeli. Milletvekilleri de daha çok bölgesel sorunlarla ilgilenmeli.Bu öneriler ilk kez ortaya atılmıyor. Türkiye yıllardır tartışıyor bunu ama itirazlar da oluyor. Deniliyor ki: “Türkiye’de yüzde 70 sağ, yüzde 30 sol oy var. İki turlu seçimde ülkeyi sürekli sağ yönetir.” Bence bu görüş geçerliliğini yitirdi. Çünkü Türkiye’deki ayrım eskisi gibi sağ, sol ayrımı değil. Mesela son seçimlerde bazı ANAP ve DYP’lilerin CHP’ye oy verdiği ama DSP’nin büyük kısmının CHP’yi desteklemediği biliniyor. Türkiye en az on yıldır üç siyasi kutuplu bir ülke: Bunlardan birincisi ve en büyük desteğe sahip olanı laik demokratik Cumhuriyet yanlıları. Ama bölündükleri için yerel ve ulusal iktidarı, azınlık gücüne sahip partilere kaptırıyorlar. İki turlu bir seçimde halk, parti ayrımlarını aşarak, temel yönelimlerine göre oy verecek ve belki de hiç birleşemeyeceğini sandığımız seçmen çoğunluğu (yüzde 70-80) bir tercih oluşturacak. Bir örnek vereyim: Bugün bir başkanlık seçimi yapılsa ve şimdiki Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer adaylığını koysa, hiç kimsenin alamadığı oyu alarak en az yüzde 80’le tekrar cumhurbaşkanı seçilir. Halk çoğunluğunun sağduyusuna güvenmenin yolu buradan geçiyor. Bugün yaşadığımız manzara, laik-demokrat Cumhuriyet çoğunluğunun bölünmesi sonucunda ortaya çıkmış bir yönetilememe durumu. Bütün uygar ülkeleri en az yüzde elli çoğunluğa sahip liderler yönetiyor da Türkiye niye azınlık diktatörlüğüne mahkûm oluyor? Kentlerimizde niçin yüzde 20 oy alan kişi bütün şehrin başkanı oluyor? Bu çarpık düzeni değiştirmedikçe mutsuzluğumuz da, borcumuz da, perişanlığımız da artar. Değiştirmek zorundayız.
