Özgür düşüncenin önündeki en büyük engel kamplaşmadır dersem herhalde yanılmış olmam. Her konuda düşman kamplara ayrılmış olan günümüz dünyasında, hiçbir gerçeği, gerçek olduğu için kabul etmek lüksümüz yok galiba. Durmadan; bu iş kime yarıyor ve kime zarar veriyor diye sormamız gerekiyor. Günter Grass’la ilgili tartışmalar da yine beni böyle bir ikilemde bıraktı. Onun “Soğan Soymak” adlı biyografisinde gençlik suçlarını açıklamış olmasını ele aldığım yazıda, yazarın çocukluğunda Nazi hevesine kapılmış olmasını değil, bunca yoğun politik tartışmalar içinde geçen 60 yıl boyunca bu sırrı saklamasını eleştirmiştim. Ama şimdi bakıyorum Alman sağı, yazardan birikmiş bütün hınçlarını almak için müthiş bir saldırıya geçti. Romanlarıyla ülkeyi sarsan, geçmişiyle yüzleşmeye zorlayan ve yerleşik değerlerin üstüne yürüyen yazarı bu vesileyle yok etmek istiyorlar. Hiç de içten bir tavır değil bu. Kendilerini kaptırdıkları ideolojik mücadelenin bir aracı. Nobel kazanmış olan bir yazarın başarısına duyulan hınç. Ve Almanların ünlü sözüyle “Schadenfreude”. Yani başkasının başına gelen felaketten zevk alma durumu. Böyle bir noktada artık saf tutmak ve taraf olmak zorunludur. Sizin bütün eleştirileriniz, salt adalet duygusunun egemen olduğu bir sonsuzluk boyutunda yapılmıştır. Ama hayat her seferinde kafama vurarak anlatır ki; “adil dünya” bir ütopyadan ibaret. Hayatın gerçekleri ise kamplaşma, nefret, kavga ve yıkıcılık. Böyle bir çirkin yok etme kampanyası karşısında yapmanız gereken şey, eleştirseniz bile Günter Grass’ın yanında yer almak ve onu savunmak. Ben de aynen bunu yapıyor ve bütün yüreğimle Günter Grass’ın bir an önce bu beladan kurtulmasını diliyorum. Belki de çığlığıyla karşısındaki binanın camlarını tuz buz eden küçük Oscar gibi bir çığlık atar ve düşman cephe dağılır diye umuyorum. Ve teneke trampetin, bunca bozuk ve akortsuz yaygarayı bastıracağını düşünüyorum.
Ne vesileyle olursa olsun, son zamanlarda yazdığım her yazı beni “taraf olma” durumunun zorluğu hakkında düşündürüyor. Galiba, düşünme alışkanlığı olan çağdaş insanın en büyük zorluğu bu. Kime ve kimlere karşı olduğumuz çok açık ama kimin yanında olduğumuz karışık. Hangi devletlere karşı olduğumuz belli ama dünya, “Düşmanımın düşmanı dostumdur!” diye düşünemeyecek kadar karmaşıklaştığı için hangi devletlerle kol kola girmemiz gerektiği belli değil. Dinler, ideolojiler, örgütler, tarikatlar bağlamında da durum bu. Kendi vicdanınızdan başka hiç kimsenin hesabını yüklenemiyorsunuz; hiçbir devlete, dine, ideolojiye kefil olamıyorsunuz. Artık bir kişinin “Müslümanım”, “Hristiyanım”, “Yahudiyim”, “Solcuyum”, “Vatanseverim” vs. demesi hiçbir kimlik ifade etmiyor. Çünkü bu kavramlar o kadar çok kötüye kullanıldı ve öyle çirkin maksatlara alet edildi ki artık duyan, korkmaya başlıyor. “Sonuna kadar” kiminle birlikte duracağınız sorusu, çağdaş insanın en önemli açmazlarından birisi. Özellikle kendi kafasıyla düşünme alışkanlığında olanlar için.
